Başlangıç / Kültür & Sanat / Edebiyat / MEHMET NİYAZİ BEY (1878-1931)

MEHMET NİYAZİ BEY (1878-1931)

DOBRUCA’DAKİ KIRIM TATAR TÜRKLERİNİN ÖNDER ŞAHSİYETLERİNDEN MEHMET NİYAZİ BEY (1878-1931)
Cezmi KARASU*

ÖZET
– Kırım’ın Ruslar tarafından işgaliyle başlayan göçlerle Romanya’da oluşan Kırım diasporası XX. yüzyılın başlarından itibaren periyodik yayınlara sahip bir entellektüel muhite sahip olmaya başlar. Babadağ’da bulunan Gazi Ali Paşa Medresesi’nin Mecidiye’ye taşınarak “Mecidiye Seminarı” adıyla modern bir okul olarak yeniden düzenlenir. Okulun bu gelişmede önemli bir payı vardır.
– Mecidiye Seminarı’nda Türk dili ve edebiyatı dersleri veren Mehmet Niyazi Bey Dobruca Kırım diasporasının seçkin simalarından birisidir. Seminar’daki eğitim faaliyetlerinin yanında çeşitli gazete ve dergilerde yazılar yazar, kendisi de
dergi ve gazete çıkarır.
– 1910-1911 yıllarında “Dobruca Sadası” ve “Teşvik” gazetelerinde idarecilik yapar.
– I. Dünya Savaşı yıllarında “Mektep ve Aile” dergisini çıkarır. Buradaki yazılarında daha çok didaktik konuları işler. Yine aynı yıllarda kendi matbaasında “Işık” gazetesini çıkarır.
– Bir yandan da Mehmet Halim Vani, Müstecip (Ülküsal) Hacı Fazıl gibi hevesli idealist gençleri toplumsal sorunlara eğilmeleri konusunda teşvik etmiştir.
– Esaslı bir Kırım tutkunu olan Mehmet Niyazi Bey, erken devir yazı ve şiirlerini “İthafat”; son dönem şiirlerini ise “Sagış (Özlem)” adını verdiği kitapta toplamıştır.

Anahtar Kelimeler: Romanya, Dobruca, Kırım, Tatar.

ABSTRACT
– From early of XXth century an intellectual nucleus which has some periodics came into being in Crimean Tatar society in Romania that occured with immigrations from Crimea after Russian occupation this Peninsula.
– Medreseh of Gazi Aali Pasha in Babadag moved Medgidia and then reorganized a modern school with the name “Medgidia Seminar”. This school has an important role in that occasion.
*
Eskişehir Osmangazi Üniv. Fen-Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü, Meşelik Kampüsü 26480
ESKİŞEHİR/TÜRKİYE. e-posta: cezkara123@yahoo.com, ckarasu@ogu.edu.tr

– Mehmet Niyazi, Turkish language and literature professor at Medgidia Seminar, a prominent person of that Tartar society. In addition the works at Seminar he wrote some articles to newspapers and magazines; published a newspaper and a magazine.
– In the years 1910-1911, he worked at the newspapers named “Dobruca Sadası” and “Teşvik” as director.
– In the years of World War I. published a magazine named “Mektep ve Aile” and considered didactic matters in the articles which published in that magazine.
In the same years, he published the newspaper “Işık” at his own printing house.
– In the other hand he encouraged some idealist young people (Mehmet Halim Vani, Müstecip Hacı Fazıl etc.) to be interested in social matters.
– Mehmet Niyazi, an extreme passioned lover of Crimea, collected some early period poems and writings (before the year 1910) in the book named “İthafat” and collected the latest ones in “Sagış”, himselves the most famous book.

Key Words: Romania, Dobrudja, Crimea, Tartar.

Bildirimizin sınırlı hacmi içinde Dobruca’daki1 Kırım Tatar Türklerinin önderlerinden Mehmet Niyazi Bey hakkında özlü bilgiler sunulacaktır. Kuşkusuz- bu abidevi şahsiyeti kısıtlı zamana ve bildiriye sığdırmak mümkün olmayacaktır.
Bu nedenle burada, kendisi için hazırlamakta olduğumuz monografide de yer alacak olan bazı seçme yazı ve şiirlerini sunmakla yetineceğiz.

Mehmet Niyazi Bey’in Kısa Hayat Hikâyesi

Mehmet Niyazi Bey hakkında en kapsamlı biyografik bilgiler Müstecip Hacı Fazıl’ın Emel mecmuasında yayımlanan “Büyük Bir Gaip” (Ülküsal, 1932: 12-18) yazısı ile Agi- Amet Gemal’ın (Gemal, 1999: 225-236) kitabındaki bölümde bulunmaktadır. Şükran Vuap-Mucanu’nun çalışmaları bunlara eklenmelidir.  (Mucanu, 1987, 152-162; 1995 a, 107-111)
Mehmet Niyazi Bey 93 Harbi olarak bilinen 1877/1878 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Dobruca’da Köstence’ye bağlı Mangalya yakınındaki Aşçılar (şimdi Vanatori) köyünde yoksul bir ailenin çocuğu olarak doğmuştur. Yaygın olarak Romanya’da Tatarların yoğunlukla yerleştikleri bölge Dobruca’dır. Dobruca bölgesi kabaca Tuna nehrinin Karadeniz’e yaklaşırken Silistre’den sonra kuzeye doğru dönmesiyle oluşturduğu dirsek ile Karadeniz arasında kalan bölgedir. Bölge genellikle bugün Bulgaristan sınırları içinde kalan Varna’nın kuzeyindeki düzlüklerden başlatılarak Tuna deltasındaki Tulça şehrine kadar olan yerleri içine alır. Dobruca’nın yüzölçümü bugün 14.492 kilometrekaresi Romanya’da 7.780 kilometrekaresi Bulgaristan’da olmak üzere toplam 23.626 kilometrekaredir. Dobruca’da Tatarlar çoğunlukla şimdi Romanya sınırları içinde olan Köstence ve çevresi ile 1940’ta Romanya’dan ayrılarak Bulgaristan’a katılan Kaliakra ve Silistre çevresinde yerleşmişlerdir

Mehmet Niyazi adı bilinmekle birlikte asıl adı, babasının da adı olan İsmail’dir.(Ministerul, 1929: 5)
11 yaşına kadar köyünde kalarak eski usul iptida eğitimini tamamlayan Mehmet Niyazi babası tarafından İstanbul Darülmuallimin’ine gönderildi. Okulu bitirince öğretmenlik yapmak üzere 1898’de Kırım’a gitti. Ancak Rus baskısı nedeniyle fazla kalamayarak İstanbul’a geri döndü. 1900 yılında yaptığı ikinci Kırım denemesi de başarısızlığa uğradı ve İstanbul’a geri dönmek zorunda kaldı.
1904 yılı başlarında Babası İstanbul’da ölünce Köstence’ye gitti. Bu göçteki en önemli etken İttihat ve Terakki üyesi olan Mehmet Niyazi’nin İstanbul’daki istibdat havasından kurtulma isteği idi. Köstence’de İttihat ve Terakki’nin bir numaralı üyesi olan İbrahim Temo ile tanışma ve çalışma fırsatı buldu. Bu iki önemli şahsiyetin Romanya’daki kaderleri birbirine benzemektedir. Her ikisi de
Kırım Savaşı’ndan sonra göç edenler için kurulan ve adına Sultan Abdülmecid’e izafeten Mecidiye (şimdi aynı adı “Medgidiaˮ olarak korumaktadır.) denilen kasabada hayatlarını sürdürdüler. Şimdi her ikisinin de mezarları Mecidiye Mezarlığı’nda bulunmaktadır.

Köstence’ye gelen Mehmet Niyazi Türk Rüşdiye Mektebi’ne öğretmen olarak tayin edildi. Daha sonra müdürü olacağı rüşdiyede 1914 yılına kadar çalıştı.
Bu yıllar Mehmet Niyazi Bey’in hem öğretmenlik yaptığı hem de cemiyetin aydınlatılması davasına eğildiği yıllardır. Bunu bir taraftan teşkilatlanma işlerine girişerek diğer taraftan da yayın hayatına atılarak gerçekleştirmeye gayret eder.
Bu amaçla 1909 yılında merkezi Köstence’de olan Dobruca Müslüman Tamim-i İlim Cemiyeti’nin kurulmasına öncülük eder. Cemiyetin 250 kadar kayıtlı üyesi vardır ve Köstence dışında Mecidiye ve Hırşova’da da şubeleri bulunmaktadır. Cemiyet bir buçuk yıl kadar faaliyet gösterir. (Mucanu,1992:166)
II. Meşrutiyet sonrasının getirdiği hürriyetçi havanın etkisiyle pek çok dergi ve gazete çıkarılmıştır. Bunlar arasında idarehanesi Köstence’de olup İstanbul’da basılarak getirilen Dobruca Sadası ve Teşvik gazeteleri de vardır. Bu iki gazete İstanbul’da Kader matbaasında Pazar günleri haftada bir sayı olarak basılmakta Dobruca’nın yanında Kırım, Bulgaristan ve başka Türk memleketlerine gönderilmekte idi. (Mucanu,1992:166)
Haftalık bir haber gazetesi olan Dobruca Sadası’nda Mehmet Niyazi Bey Yazı İşleri Şefi’dir. 1910 yılı başlarında çıkmaya başlayan gazetenin Müdürü Süleyman Hamid Bey’dir. Mehmet Niyazi Bey, yukarıda sözü edilen Dobruca Müslüman Tamim-i İlim Cemiyeti’nin yayın organı olan bu gazeteyi, yöneticilerle düştüğü anlaşmazlık sonunda Mayıs 1910’dan tarihinde bırakır.
Mehmet Niyazi yine aynı tarihlerde yayınlanmakta başlayan Teşvik’te de Yazı İşleri Şefidir. Bu gazetenin ömrü de uzun olmaz. Nisan 1911’de faaliyetine son verir.

Birinci Dünya Savaşı’nın başladığı bu yılda ise Mecidiye’deki Müslüman Seminarı’na Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni olarak atandı. Mehmet Niyazi Bey’in en verimli dönemi işte Mecidiye’deki bu savaşla birlikte başlayan hayatıdır. En güzel eserlerini burada vermiş, ömrünün sonuna kadar kaldığı Mecidiye’den Dobruca’ya ışığını yaymıştır.
1610 yılında Tuna Serdarı Gazi Ali Paşa vakfı içinde olmak üzere Babadağ’da kurulan medrese (Dobruca’nın Romanya’ya katılmasından sonra) 1880’lerde modern eğitim veren bir okul olarak yeniden düzenlenmişti. Okul çok geçmeden
1901 yılında öğrenci talebinin fazla olduğu Mecidiye’ye taşınmış ve Mecidiye Müslüman Seminarı adıyla eğitime burada devam etmeye başlamıştı. Bu resmi okulun en önemli işlevi Romanya’da yaşayan Müslüman azınlığın öğretmen ve din adamı ihtiyacını karşılamaktı. İşte 1914 yılında Mehmet Niyazi Bey’in Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni olarak çalışmaya başladığı okul budur.
Mecidiye’ye taşınan Mehmet Niyazi Bey burada küçük bir matbaa kurarak burada gazete ve dergi çıkarmaya başladı. Işık adını verdiği matbaasında aynı 3adı taşıyan gazeteyi çıkarmaya başladı. 1914 yılında yayınlanan Işık (Lumina) gazetesinin tam koleksiyonu maalesef elimizde bulunmuyor. Ancak ağır savaş şartları yüzünden Işık gazetesinin, sayfalarının önemli bir kısmını savaş ve savaşın yol açtığı sıkıntılara ayırmak durumunda kaldığını söyleyebiliriz. Bu nedenle Mehmet Niyazi Bey umduğu ölçüde ve etkide fikir gazeteciliği yapamaz. Işık gazetesinden sonra daha çok eğitime ağırlık veren bir mecmua planlayan Mehmet
Niyazi Bey, 1 Nisan 1915’ten 1 Şubat 1916’ya kadar devam eden Mektep ve Aile dergisini çıkardı. Memnuniyetle belirtmek gerekir ki kıymetli meslektaşlarımız Erol Ülgen ve Ali Aksu bu derginin tam koleksiyonunu, Romanya Müslüman Tatar Türklerinin Demokrat Birliği (Uniena Democrata Turco Tatarilor Musulmana din Romania)’nin katkılarıyla yayınladılar. (Ülgen-Aksu, 2003: 3-7)
I. Dünya Savaşı’nın felaketli yılları Işık matbaasının da ortadan kalkmasına yol açtı. Çalıştığı okul da bir aralık kapanınca Köstence’de ticaretle uğraşmaya başladı. Bu felaketli yıllarda Rus Çarlığının yıkılması ve Kırım’ın istiklâlini kazanması Mehmet Niyazi Bey’i Kırım’a hizmet için yeniden umutlandırdı. 1918 yılında Kırım’a gitti ve burada yayınlanan Hakses Gazetesine başmuharrir oldu.
Ancak Hakses yayın politikası olarak kurultay Hükûmetini eleştiren ve muhalefet cephesine daha yakın duran bir çizgideydi. (Ülküsal, 1999: 83) Bu nedenle arzu ettiği bir gazeteciliği yaptığını söyleyemeyiz. Bir süre de Bahçesaray Türk Maarif Müdürü olarak görev yaptı. Ancak bu umutlu iklim de çok yaşamadı.
Ruslar’ın tekrar Kırım’a gelmeleri üzerine 1920 yılında Köstence’ye dönerek eski öğretmenlik görevine atandı. Ölümüne kadar da buradaki görevinde kaldı.,
İstanbul’dan Köstence’ye ilk gelip yerleştikten sonra (1904) Köstence’nin iyi ailelerinden Abdülhâkim Efendi’nin kızı Safiye Hanım ile evlendi. Kurduğu mutlu aile yuvası dört kız ve iki erkek evlat ile şenlendi. Ancak en büyük kız ve erkek çocuğunun ölümleri aileyi derinden sarstı. Özellikle ikinci kız çocuğunun da ölümü ünlü şairimizde onulmaz izler bıraktı. 1931 sonbaharındaki bu son ölüm Mehmet Niyazi Bey’in hastalığını derinleştirdi. 80 gün sonra da kendisi acıya daha fazla dayanamayarak 29 Kasım 1931 tarihinde terk-i dünya eyledi. (Ülküsal, 1932: 15)
Şairin ölümünden sonra isim babası olduğu Emel mecmuası ve onun kadirbilir sahibi ve başyazarı Müstecip Hacı Fazıl (Ülküsal) Bey’in açtığı kampanya ile Mecidiye Müslüman mezarlığındaki kabri bir anıt mezara dönüştürüldü.
Anıt mezarda Kırımlı Tatar şair Çorabatır’ın “Yolcu” isimli şiiri yer almaktadır:
(Gemal, 1999: 231)
“Taptap geçme tokta tüşün! Mında bǐr ölü yatmay
Yeşǐl yurtka şavle saçkan kuyaş saklanıp tura.
Niyazi dep geçip ketme oga tarǐh kün kesmiy
Cav cüregǐn kaltıratkanO bǐr otlav, bǐr bora.”
Aksu şiirin Türkiye Türkçesi metnini şöyle verir: (Ülgen-Aksu, 2003, 7)
“Çiğneyip geçme, dur düşün! Burada bir ölü yatmıyor,
Yeşil Yurt’a ışık saçan güneş saklanıp duruyor,
Niyazi deyip geçme, tarih ona gün kesmiyor!
Düşman yüreğini titreten, o bir volkan, bir bora!”

Fikirleri Üzerine:

a. Cehalet ve Gerilik

1920 öncesinde fikirlerine egemen olan duygu Dobruca Müslümanlarında genel anlamda var olan gerilik ve cehaletin ortadan kaldırılması çabasıdır. Bu çabaların en önemli ürünü hiç kuşku yok ki Dobruca Müslüman Tamim-i İlim Cemiyeti’dir. Bu cemiyetin kuruluş nutkunda Dobruca Müslümanlarındaki geriliği ve cehaleti anlatırken şunları söyler: (Niyazi, 1992: 172)
“…Bu bizde bir hastalıktır ki mani-i ittifak ve terakkimizdir. Herkes kendi dimağını hazine-i irfan, iktidarını bir âleme tekabül edebilecek derecede görür.
Meselâ; lâlettayin kalksak kasabamızda bulunan bir İslâm kahvehanesine gitsek şüphesiz orada işsiz, güçsüz oturan hayli kimse görürüz. Sohbetlerine dikkat edersek anlarız ki bunlardan her biri Napoleon’a taş çıkaracak bir asker veya Bismarck’a meydan okuyacak bir diplomat veyahut kılı kırk yarar bir âlimdir!.
Hiçbir taraftan söze giremezsin, çünkü karşında dağ gibi bir muarız hazırdır.
İnadında ısrar eder durur. Kemal-i hürmetle çıkıp gitmekten gayrı çare yoktur,
çıkar gidersin. İşte bizim hastalığımız budur. Bu vahimdir…”

İşte kurulan cemiyet bu temel problemi çözmeye çabalayacaktı. Eğitimin
yaygınlaşması uğraşacak, yetenekli gençlerin gerekli eğitimi alması için
uğraşacaktı. Ömrü çok da uzun olamayan cemiyetin fikirleri Mehmet Niyazi
Bey’in dünyasında yaşamaya devam edecektir. Nitekim daha sonraki bir yazısında
kısır bir düşünce dünyasının varlığına temas etmektedir. (Niyazi, 1931b: 321)
“Her hususta eksik kalmamızın başlıca sebebi ilimsizlik olduğunu kabul
edersek ilmin vasıta-i intişarı olan matbuatım memleketimize ne kadar geç
girdiğini anlamak pek o kadar güç bir şey olmaz. 1895 senelerine kadar biz
Dobruca Müslümanları için gazete ve gazetecilik tamamen meçhuldü. O vaktin
meclislerinde, ziyafetlerinde ailelerin gece hayatların sesi güzel çocuklara,
mollalara, molla hanımlara Mevlût, Muhammediye, Ahmediye gibi menkıbevi
şeyler okutulur, bunların tesirleriyle gözyaşları akıtılırdı. Buna binaen İstanbul’a
yalnız medrese tahsili görmek maksadıyla giden talebe döndüklerinde heybe ve
zenbillerini bu gibi kitap ve risalelerle doldurarak döner ve menfaatlerini temine
çalışırlardı..”

b. Mektepler

Mehmet Niyazi Bey’in mektepler bahsinde en çok şikâyetçi olduğu konular bir
taraftan yeterli sayıda mektep bulunmaması diğer taraftan da var olan mekteplerin
düzgün ve standart bir program yapısına sahip olamamalarıdır: (Niyazi, 1915: 3)
“Köstence’de, Pazarcık’ta, Silistre’de, Balçık’ta (Güney Dobruca’da bulunan
bu son üç yer 1940 yılına kadar Romanya’ya dâhil iken sonradan Bulgaristan’a
geçmiştir. C.K.), Tutrakan’da birer rüşdiye mektebimiz olduğunu biliyoruz.
Her İslâm köyünde iyi fena bir ibtida mektebi vardır. Fakat bu mektepler ne bir
programa maliktir, ne de güzel bir idareye tabidir…”
Akmescit Tatar Kız Öğretmen Okulu’nun açılışı için yazdığı şiirde de gönlünde
yatan eğitim sisteminin Kırımlı büyük eğitimci ve düşünür Gaspıralı İsmail Bey’in
yenilikçi eğitim sistemi olduğunu söylemekten geri durmaz: (Niyazi, 1931a: 27)
“Bugün bizge bir tarihtir, artsın bonday adımlar!.
Sav bolıñız, cıyın yapkan, efendiler, hanımlar.
Bo mekteptir, curtımıznıñ bir tek ana ocagı,
Kız balaga dogrı, açık en şefkatlı kucagı!.
Bo mekteptir, üğretecek bizge ilimi, edebi,
Tatarlıknı köterecek “İsmail Bey Mektebǐ”!.
İsmail Bey kǐmdǐr? Aytsın, bar mı onu bǐlmegen?
O tuvıl mı bǐznǐn için köz caşların sǐlmegen?
Hep cılagan, hep acıngan, alay ömrǐn sarf etken!.
Tatarlıknı yükseltecek gayretler men tüketken…
O tugǐl mı kartnı, caşnı gece-kündǐz okıtkan!

O degendǐr: Korkma! bǐr kün kelǐr, barlı bolırsıñ,
Dogrıl bǐraz, adlǐña cür!. Tatar kârlı bolırsıñ!.
Herkes bǐlǐr onıñ üyken maksatların, emelǐn.
Belkǐ, onıñ soyı kurdı bo mektebǐn temelǐn.
Bǐr kuyaştır; nurın şaçkan Yeşǐl Curtunıñ üstǐnde,
Ösecekmǐz, o zaman bǐz yarın da, bugün de.”
c. Öğretmenler
Diğer yandan toplumun ilerlemesinde öğretmenlerin ve okulun da vazgeçilemez
bir rolü bulunmaktadır: (Niyazi, 1915: 2)
“..Benim fikrimce bütün milletlerde manevi mesuliyetlerini kâffeten zayıf
omuzlarında taşıyan bir sınıf varsa o da “muallimler” sınıfıdır. Her millet
terakkisini, medeniyetini, saadetini muallimlerine medyundur. Muallim yalnız
vazifesine muvaffak olduğu gün “mes’ut” olabilir. Terakki edemeyen akvamın
muallimleri ne kadar çalışmış olsa bile vazifesini hüsn-i ifa edememiş demektir.
Dobrucamızda İslâm maarifi bunu bütün hakikatleriyle, çirkinlikleriyle ispat
ediyor. Bizde maarif kadimdir. Bu inkâr edilmez. Her bir cami-i şerifin, her
bir mescidin yanı başında bir mektep inşası düşünen ve unutmayan ecdadımız
şüphesiz maarifin kadrini takdir etmişler. Fakat o küçük ve sıhhate, terbiyeye
muvafık olmayan mektebi daha âlî, her nevi ihtiyaca muvafık bir surette yapacak
dimağlar yetiştirecek de muallimler idi.”

d. Gazeteciler

Sadece gazete çıkarmak da yeterli olmamaktadır. Bunu gerek halkın kanaat
önderlerinin ve gerekse gazetecilerin toplumsal sorumluluklarının var olması
gerekliliği izlemelidir: (Niyazi, 1931b: 322)
“..Gazetecilik mesleği muhite göre tenevvü edebilir. Ve bazen mensup olduğu
cemiyetin, ekalliyetin hukuk-ı meşrualarını müdafaa maksadıyla intişar eder. Ve
o hizbin refah ve saadetini ihzar ve temine çalışır. İşte bizdeki gazetecilik ancak
bu nevidendir. Fakat biz, bu ağır ve mühim vazifeyi sair cemiyetler ve ekalliyetler
gazetecileri kadar hüsn-i suretle ifa edemedik ve edemiyoruz. Maatteessüf şahsi
hevamızı millet ağzıyla çaldık ve müteşamanı bile millet ve cemaat hesabına
kaydettik. Bizim gazetecilerimizin karilerine verdikleri haberler Ahmet ağa
evlendi, Mehmet ağanın bir yavrusu dünyaya geldi gibi umur-ı adiyeden ibaret
oldu. Biz gazetecilerimiz vasıtasıyla hiçbir arzumuzu Hükûmete işittiremedik ve
hiçbir hususta gazetelerimiz –velev mahalli – olsun mercilerin nazar-ı dikkatlerini
açtığı mesele üzerine celb edemedi. Hükûmetin ve ekseriyetin bizim hakkımızda
düşündükleri, ittihaz eylediği makarraatı vaktiyle, vaktinden evvel millete
anlatmak elbette gazetelerimizin cümle-i vezaifinden iken ihmal edildi. Şu son
zamanlarda ne mühim hadiseler cereyan edip duruyor. Ne can alıcı meselelerle
karşılaşıyoruz. Medreselerin ve bazı mekteplerin kapanmak ihtimalleri gözüküyor.

İmam ve hatiplerin maaşları hemen sıfıra tenzil edilmek üzere. Hangi gazetemiz
bunlardan bahsetti, yaygara kopardı. Ekalliyet meselesini kökünden kavrayıp
da bu hususta Hükûmet mehafilinde konuşulan sözleri millete hangimiz anlattık.
Buna muvaffak olmak için zaten iki saifeden ibaret olan gazetelerimizin birer
saifelerini Romence’ye hasretmek lazımdır. Bu ise fedakârlık ister…
…Halkımız büsbütün mütalâa zevkinden mahrum değildir. Bunun aksi iddia
edilemez. Az çok görüştüklerimizin pek çoğunda okumak hevesi görürüz. Fakat;
ne okumalı, neye ihtiyacı vardır. Bunu tayin edemiyorlar. İşte kendilerinde okumak
ihtiyacını duyan bir kısım halkımıza onun muhtaç olduğu asarı bulup önüne vaz
etmek!. Benim fikir ve kalem ashabına tavsiye ettiğim teklif budur.”
Halkın düşünce ufkunu genişletmek fikri Mehmet Niyazi Bey’in en göze çarpan
endişelerindendir. Yukarıda da söylediği matbuat başta olmak üzere mümkün
olan her vasıta ile halkın aydınlatılması gerekmektedir. Çünkü azınlıklar hukuk
bakımından daha farklı uygulamalara tabidirler ve azınlıkların sahip olduklarını
kaybetmemeleri için, hakları konusunda uyanık ve bilgili olmaları gerekmektedir.

e. Göç

Burada Mehmet Niyazi Bey’in halkı resmî dil olan Romence’yi öğrenmeye ve
gazetecileri de yayın organlarının bir bölümünü resmi dilden yayınlamaya davet
etmesi önem kazanmaktadır. Onun şikâyet ettiği diğer önemli bir konu ise tam
bu noktada karşımıza çıkmaktadır. Halkın yerli dili öğrenme yerine göç etmeyi
düşünmesi geride kalan azınlık gurubun durumunu da zora sokmaktadır. (Niyazi,
1992: 176)
“..Biz Dobruca Müslümanları hemen kırk bini mütecaviz bir cemaat varız.
On, on beş sene mukaddem bu yekûn yüz binden fazla imiş, tenakus etmişiz,
hicret etmişiz. Ne için?. Şüphesiz Romen lisanına vakıf olamadığımızdan dolayı
muamelat-ı resmiyede, ticarette, ziraâtte duçar-ı müşkülât olmuşuz da bir lisan
öğrenmeğe hicreti tercih etmişiz.
Ne fahiş hata!… Eğer biz vazifemizi tanıyarak çalışmış olsaydık!. İçimizden
Hükûmet memurları, doktorları, avukatları, muallimleri yetişseydi, tabi, bu kadar
ziyana uğramadığımız gibi ehemmiyet-i millîyemiz de başka türlü olurdu. Bugün
maatteessüf iki, üç zabitimizden başka medar-ı iftiharımız olabilecek kaç adam
yetişti?”

f. Teşkilatlanma

Mehmet Niyazi Bey’in Dobruca’da yaşanmakta olan problemlerin kaynağında
bir düzene ve teşkilata sahip olunamayışını gördüğünü söyleyebiliriz. Genel
anlamda liderliğin toplumsal sorunlarda ortaya koyduğu bu en temel tesbiti
Niyazi Bey’de de rahatlıkla görmekteyiz. O daha başlangıçta; Dobruca Tamim-i
İlim Cemiyetini kurarak var olan problemleri bir teşkilatlanma ve dayanışma
içinde halletmeyi hedeflemiştir. Yaşanan sorunların halledilememesine ilişkin
eleştirilerinde daima bir teşkilatlanma eksikliğine gönderme yapan üslûp dikkat
çeker. (Niyazi, 1931c: 31)
“…Pazarcık, Silistre sancakları ikişer mebusu intihap etmek hakkına malik
oldukları halde bu haktan istifade edemediler. Biz her yerde belediye intihaplarında
bile nisbi hakkımızı zayi ettik. Acaba bunlardan da mı baş belası! müftülerimiz
mesuldürler?
Elbette hayır:. Asıl başımıza gelen belaları her zaman dediğimiz gibi
teşkilatsızlığımızda aramalıyız. Eğer bir cemaat teşkilatımız olsaydı ne müftülerimiz
böyle rehavet gösterebilirlerdi, ne de hukuk-ı siyasimizi istimalden caiz kalırdık.
Her işimiz bir saat çarhı gibi muntazaman döner dururdu. Biz her münasebet
geldikçe bu teşkilattan bahsediyoruz. Fakat, hiçbir hareket göremiyoruz. İşitiyoruz
ki bu kürsüde bizim mukadderatımız, yani bizim için yapılacak cemaat teşkilatının
esasatı müzakere edilmekte imiş. Bundan hangimizin haberimiz var?…”
Mehmet Niyazi Bey’in parlayan kişiliği Onu zamanının Türk dünyası içinde
önemli bir yere oturtmuştur. Artık Dobruca’ya gelen Türk dünyası önderlerinin
ziyaret adresi olmaktadır. Örneğin 1929 yılında Köstence’ye gelen İdil-Ural
Türklüğünün lideri Ayaz İshakî Bey ve kızı Saadet İshakî (Çağatay) hanım Niyazi
Bey’in misafirdirler. (Ülküsal, 1999: 146) Bir yıl sonra 1930’da Köstence’ye
gelen, Kırım davasının önderi Cafer Seydahmet Bey’in ziyaret adresi de yine
Mehmet Niyazi Bey’dir. (Ülküsal, 1999: 151) Cafer Seydahmet Bey bu ziyareti
sırasında teşkilatlanmanın öneminden bahsederek Niyazi Bey’den yardım istemiş
ancak rahatsızlığı sebebiyle iştirak edemeyeceği bu faaliyet için güvendiği genç
avukat Müstecip Hacı Fazıl’ı kendisine tavsiye etmiştir. (Ülküsal, 1999: 164)

Şiirleri Üzerine
Şairimizin eserlerini ilk olarak topladığı eseri İthafat’tır. Şairin Köstence’de
toplayıp bir araya getirdiği şiirleri, bazı düz yazı ve konuşmalarından oluşan kitap,
bu yıllarda çalıştığı Dobruca Sadası ve Teşvik gazetelerini de basan İstanbul’daki
Kader Matbaasında basılmıştır. İthafat’ta çeşitli ithaflarla yazdığı şiirleri bulunur.
Örneğin Tâlât Bey’e ithaf ettiği “Mütaâlâ-hane” adlı şiiri (Niyazi, 1992a: 164),
Süleyman Sudi Bey’e ithafen kaleme aldığı “Yetim” (Niyazi, 1992b: 165) gibi
şiirleri bu kitapta yer alır. Dobruca Tamim-i İlim Cemiyeti’nin açılış nutkunun
metni de bu kitap yer alır. (Niyazi, 1992 d: 171-178)
Bunlardan örneğin Kışnıñ Selamı gibi parçalar Sagış’ta da yer almıştır. Ancak
İthafat, Mehmet Niyazi Bey’in şiirinin olgunlaşmadığı daha doğrusu duygularında
belli tema yoğunlaşmalarının yaşanmadığı ilk devrinin eseridir. Dobruca ahalisine
ışık tutma gibi toplumsal çabaları hissedilse de bu çabalar henüz Ona “Millî Şair”
kimliği kazandıracak bir yönelim kazanmamıştır.

Mehmet Niyazi Bey’in düşünce dünyasında en önemli dönüşüm sayılan 1920
Kırım Tecrübesi, şairin şiir anlayışında da önemli bir değişimin habercisidir. 1920
yılından önceki bazı şiirlerinde sanki Kırım Hanlığının ihyası pek çok problemi
halledecek, eski güzel günleri geri getirmeye yetecekmiş gibi bir hava sezilir.
Nitekim “Oylav” başlıklı şiirinde şair iyi bir han dileğini seslendirir: (Niyazi,
1931a: 13)
“Törem, törem şay mugaydım, aytalmayman,
Özǐñnǐ de mugayır dep batalmayman.
Bǐz carlılar anda, mında oy talk boldık
Kün körmedǐk, körermǐz dep catalmayman.
Curt camanga kaldı törem, curt camanga!
Kettǐ Kırım, cılay kaldık hem Kazan’ga!
Endǐden soñ ne bǐliyǐm bolurmeken,
Kavuşkaydı davkesǐz bǐr arüv hanga..”
Aynı şekilde “Marş” başlıklı şiiri de tümüyle Kırım Hanlığının ihyası özlemini
dile getirir: (Niyazi, 1931a: 11)
“Cılay cürǐp kün bolmay, vakıtlar ozmay!.
Cürmeseñ colnı öndǐrmiy köz caşları.
Tatarlıkka karalsın: coytılgan Giray!.
Curt taralsa da sav bolsın koldaşları.
Tañ aşılsa, kün tuvsa, oñganlık bolsa,
Karüv kelse caşlarga, bǐr hanlık bolsa…”
Şairin olgunluk dönemi şiirlerinde iki ayrı duygunun egemen olduğu görülür.
Birincisi Onun Kırım’ı ziyaretleriyle canlanan, filizlenen ruhunun yansımalarını
taşıyan şiirlerdir. Bu şiirlerde şairin sevgiliye kavuşmuş şen hali hissedilir. Bu
şiirlerde bahar vardır, umut vardır, güzellikler vardır. Örneğin “Dobruca’dan
Sizge Selâm Ketǐrdǐm” (Niyazi, 1931a: 15), “Meñli Giray Medresesi’ne Marş”
(Niyazi, 1931a: 19), “Yeşil Curtka” (Niyazi, 1931a: 23), “Curt Süygǐsǐ” (Niyazi,
1931a: 29) şiirleri bu meyanda sayılabilir. Mehmet Niyazi Bey bu duygularını
“Yeşil Ada” şiirinde en güzel biçimde satırlara döker:(Niyazi, 1931a: 21)
“Tabiyattan toplangan çeçekten!
Bek tüzüv bǐr demetsǐñ “Yeşǐl Ada”!
Kǐmǐrde bǐr yapraklarıñ solsa da !
Bar mı bǐlmem, senday aruv korǐngen !
Sanke kudret koluman ǐşleñgeñsǐñ!
Tertemǐz bǐr havaman beslengensǐn!
Denǐzlerden sırlar algan dalgalar!
Erten,akşam etekleriñ öperler!
Soñ saygıman o sırlarnı serperler!

Ondan ülke alır bağlar bahçalar !
Deñǐzlermen dalgalarman aytışkan!
Bǐr dilbersǐñ bǐzme gǐzlǐ tanışkan !
Yüksek,yüksek minberleday tavlarǐñ !
Üstlerǐñden kelgen sensǐ dǐnlayǐk!
Oh bek tatlı.bǐzde şolay ǐnleyǐk!
Derdǐn ayta,ulularki sularǐn;
Hutbe okuy,sanki vatan perǐsǐ!
Bǐr cevherday sözǐnǐñ her bǐrǐsǐ!
Bo tatlı segeçken günden bizlerge!
Gayret bergen,hakikatlar añlata!
“Men”day zayıf kalplerge söz kata!
Diy ke: gayret kerek endǐ sǐzlerge!
Gayret kayday lakırdı? Añlamaymız…
Bǐz yarınnı bugǐnden oylamaymız !
Cılay tura Sevda Yeri, Uçan Suv!2
Süygǐ yaşay özenlerde, göllerde!
Meleklerge oynaş yerǐ çöllerde!
Közlerǐñmen (akkan suvday) sagın kuv!
Yeşǐl Curtka, dilberlǐkler saçılgan!
Möñlǐk ketǐp, nurlı kuneş açılgan!
İkinci duygu ise 1920’deki Rus işgal ve ilhakından sonra Kırım’ı bir daha
dönmemecesine terk eden şairin karamsar yalnızlığı göze çarpar.
Bu karamsarlığına “Men Kaydayman?” (Niyazi, 1931a: 36) şiiri en güzel
örneği oluştururlar.
“Bǐr karavda oysız ösken balaman,
Bǐr karavda oylana da kalaman.
Balalıgım tutsa külǐp caynayman,
Kartlık eske tüşse elden yalaman.
Kün ozgarsam külgǐlermen dǐymen de
Sürek ketmǐy, mıgaya, toktalaman.
Külgenǐm de şayna külǐş, kün bolsın,
Küle turıp cürekke ot salaman.
Men ömrǐmde az küldǐm, köp cıladım;
Cılay, cılay tübǐnde col alaman;
Halkınıñ körgen künlerǐn bǐz körmedǐk;
Körermǐz dep kǐmlerde oyalanaman.
Küydǐ bavır, karalandı kasvetmen;
Men de şaştım, neşǐn dertlǐ bolaman?…
2
“Sevda Yeri bir bahçe ismi, “Uçan Suv da Kırım’da bir şelaledir.

Bo dertnǐ men kaydan aldım? Kaydayman?..
Belkǐ curtsız kalgan öksǐz balaman!…
Curt degende cüregımden et şıga;
Dertǐm de şo “Curt” diy de kozgalaman.”
Bu ruh hâlinin üzerine I. Dünya Savaşı sonrasındaki perişanlık, Dobruca’daki
Müslüman ahalinin yaşadığı birtakım sorunlar (entegrasyon, göç ve Romenleştirme
vb.) tuz biber eker. Artık şairin ilgisi Kırım’la beraber yok olma tehdidi altında
bulunan kültürel kimliğe yoğunlaşmıştır. Onun dünyasında artık umutsuzluk ve
isyan ateşinin ızdırabı vardır. Bu ızdırabın en parlak ifadesini “Tatar Bar mı Dep
Soraganlarga” başlıklı şiirinde buluyoruz: (Niyazi, 1931a: 34)
“Tatar bar mı, dep kǐm soray? Men barman!
Atǐñ, şanın bek tanıgan yaş Tatarman
Türkten özge tuvganım yok dünyada
Türknıñ özǐ, öz kardaşı Çoñgarman
Millet atım Türk bolsa da … tarihte
Şanlı atım Tatar.. şay dep yazarman.
Öz teregǐn begenmegen soysızlarga
Gür davuşman kerekmiysǐz dep aytarman.
Kelgen geçken hanlıklarnı, barlıklarnı,
Yoktır degen kansızlarga cav bolırman.
Sav bol, aruv millet,bugün yuklasañ da,
Köz yaşıman betǐñ sıypap men yazarman,
Talk bolsañ da halk katında şohretiñ bar;
Kun korersiñ sen de halktay itibarman
Men kormesem savlıgımda bonday kunler;
Mezarımda Tatar kayday, dep sorarman!
Tatar kayday, dep sorarman mezarımda,
Alalmasam yahşı cevap ah.. cılarman.”
Üstelik bu tehdit sadece Kırım için değil başka Türk toplulukları için de
geçerlidir. Bu nedenle ruhundaki ızdırap sadece fiziki anlamdaki bir vatan
hasreti değildir; sadece kendi hayatını çevreleyen bir sıkıntı yumağı da değildir.
Artık Onun derdi topyekûn imha tehdidi altında olan bir kültürdür. Bu kültür
coğrafyasının ışığı sönmesin diye canlarını veren kültür adamlarını “Eşǐtemen”
şiirinde, gökteki yıldızlarla bir tutarak selâmlar: (Niyazi, 1931a: 38)
“Eşǐtemen: şo Kırım’da, Kazan’da,
Orenburg’da, Türkistan’da, her yanda
Tatarlıknı coytmak üşǐn tırışkan
Bǐr kuvvet bar.. kolǐ kanlı, kalbǐ taş.
Bǐzden tuvıl o kuvvetke karışkan..
Kozıñnǐ aş, coytılma ey, Tatar caş!

Abaylap cür, avdarılgan car bolur
Kozǐñnǐ aç, açık közler bar bolur.
Eşǐtemen: akmaz bolgan dereler;
Kesek, kesek kanga tolgan alay cer;
Nurlı közler tırnaklar man oyılgan;
Tatar caşı eş bonlarga tözülmiy;
Tatarlıknıñ yıldızları coyılgan.
Şay bolsa da kene ümǐt üzǐlmiy!..
Aldıñnı kör, şukur capkan kar bolur.
Eşǐtemen: insanlıknı barlagan,
İnsanlıknı insanlarga carlagan,
Kara kuvvet bǐlgǐlernǐ, okıvnı
Ezgenden soñ… toktatkan akkan suvı.
Şo suv bǐznǐñ kanımızdır. Tatar caş,
Şo sebepten tüslerǐ kırmızıdır,
Emgenlerǐ ana curtunǐn kızıdır!
Kelǐr bǐr gün; o kanlarnı bǐr kuyaş.
Coyar; Curtta uzun kunler toy bolur.
Geçken günnǐ oylap kulgen “oy” bolur!.
Şo toylarda, Ey sǐz tüşken yıldızlar!..
Sǐzñǐñ için Tatarnıñ kartı, caşı
Tögecekler cılay, küle göz yaşı…
Tüşken tamla kurugan curtnı yaldızlar!…”
Dobruca’da yaşayan Müslümanlara ilişkin söylediklerinde ve söylemek
istediklerinde dar bir coğrafi çevreyi aşan, kaybedilmeye çalışılan bir kültürü ufuk
çizgisinden asla kaybetmeyen bir kavrayış ve kucaklayış hissedilir. Şair “Neçün
Süydüm” (Niyazi, 1931a: 40) şiirinde dışarıdan Kırım’a bakışın elemini dile
getirir:
“Bǐz şunlarmız: tışlarda
Curt kaygısın çekemǐz;
İleriki sogışlarda
Curt dep ölǐrmekemǐz.
Ana! şonday bǐr duşman
“Yeşǐl Curt”nı talagan
Dayanalmay bǐraz can,
Tǐşka şıgıp cılagan!
Bǐz kuş tuvılmız caşlar!
Bǐz insanmız curttaşlar!
Bǐz korkmaymız duşmandan!
İnsan korkmaz cılandan…
Anaydan eşǐtken soñ,
1758
Kördǐm curtımnı, süydǐm;
Toprak koklap öpken gün,
Yazık! dep, candım, küydǐm.
Köp zamanlar calbardım,
Şo bǐzǐm “il” cıyılmay..”
Bu şiirde var olan Yeşil Curt’un ayağa kalkamayışına ve hür olamayışına
olan esef duygularının benzerini; IV. Devlet Giray’ın “Kamilîˮ mahlasıyla
yazdığı şiire yaptığı nazirede, Girayların Kırım’da mamur bir memleket meydana
getiremeyişlerine karşı duyduğu elemi ifade ederken görürüz: (Niyazi, 1930: 8)
Yurdumun hâline eyledim nazar
Her yeri delinmiş bir mezar ancak;
Doğmamış bir güneş, gelmemiş bahar,
Bu dehrin her emri bikarar ancak.
Kamilî! Han etmiş seni de Hüdâ,
Ettin mi borcunu hakkıyla eda?..
Ettin mi yurduna canını feda?
Yurt için ölenler bahtiyar ancak !..
Kırım’ı kaç defa gezdim serteser,
Görmedim şanını gösterir bir eser;
Vatana muhabbet yok imiş meğer,
Yalnız şiiriniz yadigâr ancak.
Bir zaman zenginmiş, şimdi bir sail;
İstiyor merhamet olmuyor kabil !..
Diyecek Kırım’ı her gören âkil;
Sahipsiz ağlayan bir diyar ancak.
Dağınık milletiz vakıa bizler,
Münevver gençlerle ararız izler…
Ant ettik vatana, bağladık dizler,
Edindik biz dahi bir şiar ancak !..
Düşüncesindeki geniş ufku ifade eden satırlara; çoğunlukla olgunluk devrinin
eseri olan şiirlerini topladığı kitabı Sagış’ın basımı münasebetiyle Emel
mecmuasına gönderdiği teşekkür yazısında rastlarız: (Niyazi, 1931d: 422)
“Emel Mecmuası Tahrir ve İdare Hey’etine
Efendim,
Benim Kırım lehçesiyle yazılmış bazı manzumelerimi cem ve neşr hususunda göstermiş olduğunuz insaniyetkârâne gayretten dolayı teşekküratımı takdim eylerim.

Bunların; edebi yüksek birer kıymetleri olmasa bile, büyük Turan’ın mümtaz bir
kıtası olan Kırım’a halis bir Türk kalbinden kopan tahassürleri ifade ettiklerinden
belki takdire şayan görülürler.
Rusya elinde kalan vasî Turan ülkelerindeki muhtelif isimlerle yad edilen Türk
kardaşlarımızın âtîde kavuşacaklarından ümitvar olduğumuz millî saadetlerine
ancak tahassürlerimizi izhar etmekten başka şimdilik yapacağımız bir şey yoktur.
Binaenaleyh kalbimden taşan tahassür ve teessür duygularımı sevilen bu
parçalarda görülecek hataların muhterem kariler canibinden ukubeti istirham ile
hepinize tekraren arz-ı minnetdarî eylerim.
Mecidiye Medrese-i Resmiyesi
Türk Lisanı ve Edebiyatı Muallimi
Mehmet Niyazi”

Şükran Vuap-Mucanu Mehmet Niyazi’nin şiirindeki dönemleri şöyle özlü bir
şekilde tanımlar: (Mucanu, 1987: 162)
“…Eger Niyazi’nǐñ şiir yazmaga üyrengen zamanı İthafat sayfelerǐñde bek
aşık korǐnse, Sagış şiirler toplamın teşkil etken parşalar, şairnǐñ şiirler dünyasında
öz colıñ, öz tamırların tapkanın ispat eteler…”
Mecidiye Seminarı’nda 1920-1928 yıllarında öğrencisi olan Mehmet Halim
Vani (Yurtsever) okulu bitirdiği zaman Mehmet Niyazi Bey’le yaptığı konuşmayı
anlatırken onun tavrına ilişkin kıymetli değerlendirmeler ve itiraflar nakleder:
(Yurtsever, 1995: 125)
“..Men milletke taa faydalı bolabǐlǐr edǐm, taa faydalı eserler miydanga
ketǐrebǐlǐr edǐm. Yasayalmadım, çünkü irademe sahip bolalmadım, yeiske
kapıldım. Bundan ötrǐ özǐmnǐ suçlu tabaman. Hayatnǐñ zorluklarına karşı metin,
dayanıklı bolmak kerek..”

Son Söz

İncelememizi Dobruca Türk-Tatar Edebiyatı araştırmacısı Nedret Mahmut
Hanımın değerlendirmeleriyle bitirelim: (Mahmut, 2000: 53)
“…Romanya Tatar Türklerinin arasında “Özǐ büyük bolgannıñ sözü de
büyüktür” diyen bir sözü çok geçerlidir. Mehmet Niyazi de bu bakımdan sözü
ve hareketleriyle büyüklerimizin en büyüklerinden biridir ki, şimdiye kadar
milletimizin hasretini, derdini onun gibi dile getiren olmamıştır.
Mehmet Niyazi’nin aşkı, bu aşktan yanan dert de, hasret de bu derde düzümde,
derdin özüne olan şevki de büyüktür, yücedir. Mehmet Niyazi’nin derdi ona
göre yücedir ki, bu dert onu kemale, olgunluğa sürükler, onu yükseltir, onu gök
kubbesindeki yıldızlara kadar yücelterek kaldırır..”

KAYNAKÇA
Ministerul Cultelor şi Artelor, (1929), Anuarul Seminarului Musulman din
Medgidia pe Anul Şcolar 1928-1929, Constanta, Ziarului Dobrogea Juna.
Gemal, Agi-Amet, (1999), Dictionarul Personalitătilor Turco-Tătare din
România, Constanta, Editura Metafora. 225-236.
Mahmut, Nedret, (2000), Romanya Türk-Tatar Edebiyatı, c.I, Constanta,
Editura Europolis.
Ülgen, Erol-Aksu, Ali, (2003), Mektep ve Aile Mecmuası (1915-1916),
Constanta.
Niyazi, Mehmet, (1915), “Maksat ve Meslek Hakkında Birkaç Söz”, Mektep
ve Aile, Mecidiye, Tipografia Işık.
—–, (1930), “Bir Nazire”, Emel, Sayı:1 (1), s. 8.
—–, (1931a), Sagış, Romanya-Pazarcık, Emel Mecmuası Neşriyatı.
—–, (1931b), “Matbuatın Vezaifi ve Bir Teklif”, Emel, 2 (29) s.321-323
—–, (1931c), “Yine Hicret Derdi ve Müftülerimiz”, Emel, 2 (31),
—–, (1931d), “Emel Mecmuası Tahrir ve İdare Heyetine”, Emel, 2 (37)
—–, (1992a), “Mütaâlâ-hane” Renkler, Bükreş, Kriterion Yayınevi, 164.
—–, (1992b), “Yetim”, Renkler, Bükreş, Kriterion Yayınevi, 165.
—–, (1992c), “Eski Bir Gazelim”, Renkler, Bükreş, Kriterion Yayınevi, 165.
—–, (1992d), “Dobruca Müslüman Taamim Maarif Cemiyeti’nin İlk
Konferansıdır”, Renkler, Bükreş, Kriterion Yayınevi, 171-178.
—–, (1998), Sagış, Bükreş, Kriterion.
Popoviç, Aleksandre, (1995), Balkanlarda İslâm, (çev:Komisyon) İstanbul,
İnsan yayınları.
Ülküsal, Müstecip, (1932), “ Büyük Bir Gaip”, Emel, Üçüncü Yıl Sayı:3 (1),
s.12
—–, (1999), Kırım Yolunda Bir Ömür, Hatıralar, Ankara, Kırım Türkleri
Kültür ve Yardımlaşma Derneği yay.
—–, (2007), Dobruca’dan, (Haz: Saim Osman Karahan), İstanbul, Kırım
Türkleri Kültür ve Yardımlaşma Derneği.
Vuap-Mucanu, Şükran, (1987), “Mehmet Niyazi, Dobrucalı Tatar Şairi”,
Renkler, Bükreş, Kriterion Yayınevi, 152-162.
1761
—–, (1992), “Mehmet Niyazi’nin Dobruca Müslüman Tamim Maarif
Cemiyeti’nin İlk Konferansıdır Nutugı Hakkında Bazı Aşıklamalar”, Renkler,
Bükreş, Kriterion Yayınevi, 167-170.
—–, (1995a), “Mehmet Niyazi (1878-1931)”, Renkler, Bükreş, Kriterion
Yayınevi, 107-111.
—–, (1995b), “Millî Şairimiz Mehmet Niyazi Hakkında Yeni Bildiriler”,
Renkler, Bükreş, Kriterion Yayınevi, 111-120.
Yurtsever, Mehmet V., (1995), “Dobruca Şairı Öğretmen Mehmet Niyazi’nin
Ölümünün 60. Yıl Dönümü Münasebetimen”, Renkler, Bükreş, Kriterion
Yayınevi, 121-126.
1762

İlginizi Çekebilir

GAZİ GERAY III

Halil İNALCIK. 1674’te doğdu. I. Selim Giray Han’ın oğludur. 1699 yılı başlarında büyük kardeşi II. …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.