Taşın ağladığı ülke: Ağlayan çeşmeden ağlayan Kırım’a


Mustafa OĞUZ


Biz Kırım’dan çıkarken
Kar yağmadı kan aktı
Anam babam kız kardeşlerim
Gözleri dolu yaş kaldı

Akşam ince ince iniyor Gökgöz yamaçlarına. Her gün olduğu gibi. Telâşsız, sakin ve geniş bir zaman içinde. Önce sıcaklığını kaybediyor güneş, ardından ışıltısını ve sararan rengiyle ince ince hüznü dokuyor.

Sabah yağmurun sesiyle uyanıyorum Gökgöz ufuklarına. Bahçesaray yakınlarındaki bu köye, içinde bulunduğumuz dinlenme tesislerine, sabaha karşı geldik, Kırım’da sabahı karşılamaya azimli 21 yürek.

İstanbul- Simferepol  (Ak Mescit) arası yolculuğumuz 11:06’da başladı yaklaşık 1 saat gecikmeli olarak. İstanbul’un dağdağasından sonra bizi Akmescit’te karşılayan iki şey vardı. Bir hafta boyunca bize rehberlik edecek, kalbinde ağırlayacak Hüseyin Bey ve yaz ortasında serin bir hava. Doğrusunu söylemek gerekirse havaalanı yetkilileri gayet hızlı işlem yapıyordu ve Rus sistemi içinde bu kadar hız iyiydi. Çantalarımızı bile açıp bakmadılar.

Havaalanı ile dinlenme tesisimiz arası 80 km. Yorgun argın mekânımıza rehberimiz eşliğinde vasıl olup yataklarımızı seviyoruz saat 04:20 civarında. Sabah kahvaltısı, çevre dolaşması derken Gökgöz köyüne uzanıyoruz. Durağımız, tarihî bir cami. Kapısı kilitli. Yalnız Cuma namazında ve ramazan ayında açık oluyormuş. Cami görevlisinin evi hemen caminin karşısında. Evden anahtarı alıp açıyoruz, ama abdest alacak yer yok. Bize evinin kapılarını açıyor anahtarı verenler. Bahçedeki çeşmeden abdest alıp camide namazımızı kılıyoruz. Caminin içinde Kırım Tatarcası’yla yazılmış Şifalı Dualar ve Mevlid-i Şerif kitabı var. Caminin duvarlarında dört bir tarafını bir kuşak şeklinde saracak şekilde Fetih suresinden ayetler yazılı. Osmanlı döneminden kalma bir cami olduğunu söylüyorlar.

Bu arada bize rehberlik eden arkadaşa: “Buradaki kırım tatarları Cengiz Dağcıyı biliyor mu?” diye soruyorum. “Şüphesiz ki…” diye cevap veriyor. Türkiye Türkçesi’yle yazılı kitaplarını okuduklarını, ama çok fazla anlayamadıklarını söylüyor. Bu mekânları dolaştıkça yanıbaşımda, karşımda, kalbimde Cengiz Dağcı var sanki ve bu ayrı bir heyecân veriyor bana.

Gökgöz’den ayrılınca dağın doruğuna gitmek istiyoruz. Havanın net olduğu zamanlarda Türkiye görünüyor diyor rehberimiz. Yol üstünde polisler var. Bir olay mı olmuş ne, yukarıya çıkmamıza izin vermiyorlar. Şoför onun derdi 10 grivni diyor, ama 10 grivni (Ukrayna para birimi) teklif etse de yine geçemiyoruz ve geriye dönüyoruz.

Akşamüzeri misafirimiz var. Buradaki Türk lisesinin müdürü... Kırım Tatarlarından Mehmet Bey, Kırımlıların acı macerasını özetliyor. Kırımdan Özbekistan’a, Özbekistan’dan Kırım’a savruluşlarının macerası, Kırım’a Tatarların yeniden dönüşleri ve çektikleri çileler.

Burada Kırım hakkında kısa bir bilgi vereyim.

“1441 yılında’ın Hacı Giray’ın kurucusu olduğu Kırım Hanlığı, 1454 yılında, Osmanlı Devleti’nin askerî desteği ile, Hacı Giray Han komutasında kendilerini rahatsız eden Cenevizliler’i yendi. Böylece Osmanlı Devleti – Kırım Hanlığı ilişkisi başladı.  İkinci Kırım Hanı Mengli Giray döneminde Kırım, Osmanlı Devleti’nin himayesine girdi. Himaye 300 yıl devam etti.

Rusya’nın gelişme politikalarını uygulamaya koyduğu dönemlerde Kırım’da taht kavgaları başlamıştı. Osmanlı Devleti de güç kaybediyordu.  Olaylar aynı tarih dilimine denk geldi. 1768 – 1774 Osmanlı Rus Savaşları yaşandı ve 21 Temmuz 1774 tarihinde Küçük Kaynarca Antlaşması imzalandı. Bu Antlaşmaya göre Kırım, Osmanlı’dan kopartıldı, bağımsızlaştırılarak Rusya’nın kolayca yutabileceği bir lokma haline getirildi. Ruslar, Kırım’daki taht kavgalarını körükleyerek iç  savaş haline dönüştürdüler. Bu sebeple Kırım Türkleri’nin bir bölümü, 1778 yılında, ‘Ak Topraklar’ dedikleri Osmanlı yönetimindeki  bölgelere göç etmeye başladılar. Yerlerine, 75.000  Rus köylüsü yerleştirildi. 8 Nisan 1783 tarihinde Rus Generali Potemkin komutasındaki Kızıl Ordu, Kırım’ı işgal etti. Lokma, yutulmuştu. Kırım, Rusya’nın bir vilâyeti haline getirildi. Kırım Türkleri’nden bir bölümü daha  Ak Topraklar’a doğru yola çıktı. 1783 – 1800 yılları arasında 500.000 kişi yurdunu terk etti. Ayrılanlar, toplam nüfusun % 35’i idi. Göçler, 1800’lü yıllar boyunca hep devam etti. Sayı, 1,5 milyona ulaşmıştı. 1900’lü yılların başında, yarımadada kalan Kırım Türkleri’nin sayısı, 300.000 olarak tahmin ediliyor.

II. Dünya Savaşı sonunda Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği (SSCB) Devlet Başkanı Stalin, Kırım Türkleri’nin savaş sırasında Almanlarla işbirliği yaptığını iddia ederek top yekûn sürgüne gönderilmesini emretti. Emir, 18 Mayıs 1944  gecesi  Kırım Türkleri’ne iletildi. İki saat içerisinde, evlerinden alabildikleri eşyaları alarak, bulundukları köyün-kasabanın-şehrin meydanında toplanmaları  istenildi. Evini terk etmek istemeyenler zorla götürüldü. Direnenler, dipçik darbeleriyle hemen oracıkta öldürüldü. Çığlıklarla inleyen gökyüzünün karanlığını delmeye çalışan güneş, kana bulanmış Kırım topraklarına ilk ışıklarını gönderirken, 423.100 kişiden oluşan Kırım Türkleri, hayvan taşınmasında kullanılan tren vagonlarına, âdeta istif eder gibi yerleştirildiler. Vagonlara doldurulanların 57.000’i  0–5 yaş arası çocuk, 68.000’i ise 60’ın üzerinde yaşlı insanlardı. Yapılan işlem, Kırım Türkleri’ni yok etme politikasının,  o günün öncesinde ve sonrasında, tarihin yazmadığı bir vahşetle uygulanması idi. Bir aydan fazla süren yolculuk sırasında, kimsenin vagonlardan inmesine asla izin verilmedi. Her türlü ihtiyaçlar, vagon içerisinde karşılanıyordu. Ölenler, pencerelerden rast gele atılıyordu. Yolculuk sırasında 195.371 kişi öldü.

Kırımdaki Türklerin sürüldüğünün ertesi günü, Arabat bölgesinde bir köyde, 150 civarında  Kırım Türk’ünün unutulduğu anlaşıldı. Haber Stalin’e ulaştırıldığında emir verdi: ‘Bunların işini 24 saat içerisinde bitirin!’ Emir yerine getirildi: 20 Temmuz 1944 tarihinde Arabat Köyü'ndeki bütün Kırım Türkleri eski bir geminin içine doldurulup, denizin en derin yerine gelindiğinde ambar kapakları açılıp gemi batırılarak soykırım tamamlanmış oldu. O geminin kaptanı her yıl olayın olduğu gün sahile sıkıntılar içinde çıkıp içkiye vururmuş kendini. Sonunda çıldırarak ölmüş.

Bir zamanlar Kırım Hanlığını kurup bu bölgelerin sahibi olan Tatarlar şimdi azınlık durumuna düşmüşler kendi topraklarında. Stalin zamanında ölmüş, öldürülmüş, zulme uğramış insan sayısının 127 milyon olduğu söyleniyor. Varın siz düşünün zulmün boyutunu.

Mehmet Bey, sürgün olayına ilaveten sıfırdan bu güne okulun hikâyesini de anlattı. Destanlık bir olay, orada, burada, Kırım da, Afrika da... hep aynı hikâye… Anadan, yârdan, serden geçip kalbini ortaya koyan insanların destanı bu. Yazılmalı mı evet, ama onu yazacak kâlemin mürekkebi gözyaşı olmalı. Çile çekerken, secde ederken, sevinirken dökülmüş birkaç damla gözyaşı: “Benim çocuğumu kurtardınız, ama benim size verecek bu gülden başka bir şeyim yok.” diye ağlayan Rus annenin gözyaşı olmalı o kalemin mürekkebi. Bir yüreğin harcı değil burada yaşananları kaleme almak.

Kırım Türklerinden bu sürgün olayını yaşamış ve Kırım’a geri gelebilme bahtiyarlığına ermiş Vasfiye İbrahim’in ağzından bu acı olayları aktarmak istiyorum sizlere:

“1923 yılında Kuybışev Rayonu’nda Adımçorak köyünde doğdum. Babam Hacı Halil Efendi’nin oğlu İbrahim Efendi, Zincirli Medreseyi bitirdi. Yıl 1943. 15 yaşındaydım. Köyümüzün gençleri; hatta eli silah tutan yaşlı erkekleri ya Almanlar ya da Ruslar tarafından savaş için götürdüler. Babamı hasta olduğu için götürmediler. Birkaç komşu kadın bizim evde kalıyordu; çünkü evlerinde hiç erkek kalmamıştı. Babamı ve babam gibi köyümüzde tesadüfen kalmış erkekleri, genç, yaşlı demeden bütün kadınları; hatta benim gibi yetişkin çocukları Almanlar çalıştırmaya götürüyor, acımasızca çalıştırıyorlardı. O günlerde Almanların elinde kaç kişi öldü hatırlamıyorum. Gündüz Almanların yaptıkları yetmez gibi kendimize yetmeyen üç dilim kuru ekmeği de geceleri dağlardan inen partizanlar elimizden alıyor, karşı gelen olursa evlerini yakıp tekrar dağlara kaçıyorlardı. O vakitler partizanlar bizim eve geldiklerinde 10 yaşındaki kardeşim ve ben, annemin elini sıkı sıkı tutar annemden medet umardık. Zavallı babacığım ne kadar da çaresizdi. Ne yapacağını bilmez, odanın içinde bir sağa bir sola deli gibi dolanıp dururdu.

1944'te kış yeni yeni bitmeye başlamıştı. İşte o dönemlerde Almanlar bizim köyü bırakıp gittiler. Köyümüzün erkeklerinden bazıları köyümüze dönüp geldiler. 17 Mayıs'ta kapımızın önünden kara kara kamyonlar, arabalar geçti. Biz onların neden buraya geldiklerini çok merak etmiştik. Her eve bir asker koydular. Eniştem Nafî'yi Ruslar iş ordusuna götürdükleri için o gece bize Kokoz köyünden yanında iki çocuğuyla Hüsniye teyzem geldi. Üç çocuğuyla evde kalmıştı. Bizim evde bekleyen asker teyzeme acımış olacak ki, teyzemi evine çocuklarının başına gitmesi için çok zorladı. Ama niçin gitmesi gerektiğini söylemedi. Biz o askerin neden öyle söylediğine bir anlam veremedik. Meğer o gece Kırım Tatar halkının kara gecesiymiş. Hiç unutmadım o kara geceyi. Kara toprağa girene kadar da unutmayacağım.

Tan atmak üzeriydi. Dışarıda bir takım gürültüler duyuluyor, hiç kimse uyumuyordu. Herkes çok tedirgindi. Çok geçmeden büyük bir gürültüyle kapı vuruldu. Kapıyı babam açtı. Hiçbir şey söylemeden babamın göğsünden itekleyerek içeriye askerler girdi. Bize bağırdılar, küfür ettiler, kudurmuş köpekler gibi sağı solu dağıttılar. Kur’an'ın içinde 45 ruble vardı, onu aldılar, gözlerine ne güzel gözüktüyse onu aldılar. On yaşındaki kardeşimin yeni çizmelerini alıp bu bizim ayağımıza sığmaz diye dışarıya fırlatıp attılar. Ben korkup şaşırdığımdan içinde en çok sevdiğim mavi gerdanlık olan kutucuğumu aldım. Askerin biri yüzüme bir tokat vurup elimden kutuyu çekip aldı. Annem ve teyzem yanıma geldi. Üçümüz birden birbirimize sarılıp hüngür hüngür ağladık. Çocuklar da bizlere sarılıp ağlıyorlardı. Garip babam, ne yapacağını bilmiyordu. Sonra askerler: "Size 15 dakika müsaade. Hazırlanıp kapının önünde bekleyin." diye bağırdılar. Acele etmemiz için tüfeğin dipçiği ile bizleri İtekliyorlardı. Ben ne bulduysam çuvala doldurdum. Askerin biri o çuvalı bıçakla yardı, benim topladıklarımı sağa sola saçtı. Üstüme çabuk çabuk üç-dört entari giydim. Daha hiçbir şey alamadan vaktiniz doldu diye itekleyerek bizleri çıkardılar. Bizim horanta (aile) çıkana kadar yukarı mahallenin ahalisini köy meydanına toplamışlardı. İnsanlar bir koyun sürüsünden farksızdı. Ağlayan kadınlar, çocuklar, çaresiz erkekler... Bunları yaşamayan anlayamaz. Allah düşmanımın başına vermesin. Büyük kamyonlar geldi. Babam askerlerin başı olan adama gidip hiçbir şey alamadığımızı izin verirse eve gidip birşeyler almak istediğini söyledi. Sonra bizi kamyona bindirip kendisi evden 1-2 kilo un, biraz yağ alıp geldi. Kamyon hareket etti. Ağlaya ağlaya Albat'a geldik.

Bizimle birlikte Belişa Ağa'nın oğlu Seyitveli de vardı. Seyitveli savaşta Sovyet ordusunda başarılı olduğundan subaylığa kadar yükselmişti. O, kamyondan inip askerlere haksız yere zulmettiklerini anlatmak istedi. Bunun üzerine Seyitveli'nin rütbelerini sökerek kuşağına bağlı tabancasını kuşağıyla birlikte alıp bizim arabamıza iteklediler. Bütün halkı Bahçesaray stadyumuna topladılar. İnsanların toplanması bittikten sonra oradan tren istasyonuna götürdüler. İnsanların arasında çeşitli söylentiler çıkmıştı. Kimi bizi götürüp toplu halde öldürecekler, kimi çalıştırmaya götürüyorlar, kimi bizi sürgüne götürüyorlar, diyorlardı. Herkes bir şeyler söylüyordu, ama hiç kimse nereye niçin gittiğini bilmiyordu. Rus askerleri bizi insan gibi değil, uzaydan yeryüzüne yeni gelmiş zararlı yaratıklar gibi görüyorlar, ağıza alınmayacak küfürler ediyorlardı. İstasyonda daha birçok köyden tanıdık insanlarla karşılaşıyorduk. Ben çocuk aklımla köy mollasının mahşer yerini anlattığı günleri hatırlıyor, herhalde biz mahşer yerindeyiz diye düşünüyordum. Çünkü molla efendinin dedikleri oluyor, hiç kimsenin kimseye faydası dokunmadan başlarının çaresine bakıyorlardı. Rus askerleri ise gözüme cehennem zebanileri gibi gözüküyordu. Ama bu kundaktaki bebeklerin ne günahı vardı, diye düşünüyor, sonra da Allah'a kötü şeyler düşündüm diye affetmesi için dua ediyordum. Tren geldi, yanımıza yanaştı. Vagonlarda daha önce hayvan veya mazot taşındığı gübre ve mazot kokusundan belli oluyordu, Karabahtlı halkımızı ite-kaka hayvan ve yük vagonlarına balık istifler gibi doldurdular. Bizim köyün ahalisinin bindiği vagonlarda hiç yer kalmamıştı. Onun için bizim aile Kalımtay ve Topçuköy köylüleri ile aynı vagona bindi. Vagonda ayak basmaya yer yoktu. Hepimiz bindikten sonra askerler vagonun kapısını kapattılar. İçeride karanlıktan birbirimizi dahi tanıyamıyorduk.

Ben annemin elini hiç bırakmadım. Kardeşim babamın yanında, teyzem ve çocukları da bizim aramızda duruyordu. Vagonun içi o kadar doluydu ki herkes oturamıyor, güçlü olanlar sırasıyla ayağa kalkmak zorunda kalıyordu. Kemiklerimiz sertleşti, bütün gücümüz tükendi. Açlıktan ne yapacağımızı bilmiyorduk. Tuvalet ihtiyacımızı insanların üstüne basa basa vagonun bir köşesine girip yapıyorduk. Artık hiç kimse kimseden utanmıyordu. Vagonumuzda kaç kişi öldü, artık sayamaz olmuştum. Ağlamalar, iniltiler, o iğrenç kokular arasında nasıl aklımı yitirmedim hâlâ şaşıyorum.

Hiç durmadan iki gün mü, üç gün mü bilmiyorum, kaç gün gittik? Vakit kavramını kaybettiğimiz zaman tren durdu. Kapılarımız açıldığında yolculuk bitti zannettik. Ama bitmemiş... Askerler vagonların kapağını açtılar. Yemek pişirebileceğimizi, ama tren vagonuna zamanında binmezsek burada kalacağımızı bağırarak bildirdiler. Zavallı insanlar... Kimisi ölüsünü gömmeye çalışıyor, kimisi iki taşın arasında çalı çırpı koyup aş pişirmeye çalışıyor, yetiştirirse yetiştiriyor, yetiştiremezse dağın başında kalıyordu. Analar, babalar yavrularını kaybettiler. Günahsız yavrularının ölüsünü gömemeden, dağın başında kurtlara, kuşlara yem olarak bıraktılar. Bu böyle günlerce devam etti. Vagonumuz yolda kalan ve ölen insanlardan sonra nispeten boşalmıştı. İnsanlar bitlendi, kurtlandı... Zalim yolculuk bittiğinde Özbekistan'ın Semerkand şehrindeydik. Suçumuz bitmemiş olacak ki yeni işkence metodları burada da başladı. Önce bizi hamama yıkanmamız için götürdüler, sonra gece Putnik-Kaytaştaki kömür ocağına çalışmak için getirdiler. Bir hafta üstü açık çukurda yaşadık. Oradan da havuç tarlasına götürdüler. Havuç tarlasında çadır kurmamız için 10 metre çadır bezi ve iki adet demir çubuk verdiler. Özbek halkı ilk günlerde bizim yanımıza hiç yaklaşmıyor, veba hastalığı var gibi bizi gördükleri yerde kaçıyorlardı. Hem çadırda yaşıyor, hem çalışıp para kazanıyor, hem de ev yapmaya çalışıyorduk. Hükümet bizlere ev yapmamız için 2500 gümüş kredi verdi ama 5000 gümüş geri aldı. Bizim ev iki ay içinde bitti. Ama yaptığımız evin tavanı toprak olduğu için bütün bir kış su içinde yaşadık. Topraktan oturmak için sedirler yaptık. Bana iş elbisesi verdiler. O elbiseyi gündüz giyiyor, gece ise minder olarak kullanıyorduk. Biz ev yapmaya başladığımız zaman Kırım'dan bizimle gelmek zorunda olan teyzemin diğer üç çocuğunun Sır-i Derya eyaleti Bayaut köyünde olduğunu öğrendik. İki hafta içinde kaynatasını ve çocuklarını bulup geldiğinde perişan durumu daha da perişan hâle gelmişti. Trende on yaşındaki oğlu Niyazi, daha sonra da kaynanası ölmüş. Çok geçmeden oğlu Fevzi, iç burma hastalığından öldü. Hasat sonu idi. Tarlalara gidiyor, toprak üstüne kalmış tek tek arpaları gizli gizli toplayarak kendimize yiyecek bulmaya çalışıyorduk. Bir gün teyzemin oğlu Hikmet arkadaşları ile arpa toplamaya gitmişlerdi. Ufak torbalarına birer birer arpa taneleri topluyorlardı; fakat o sırada at üstünde ekip başı ve tarla bekçisi gelince kaçmaya başladılar. Arkalarından yetişen ekip başı küçük Hikmet'e atın tekmesiyle vurarak yere düşürdü. Sırf karınlarını doyurmak amacı ile arpa topladıkları için, yavrucağızı, kırbaçla vura vura oracıkta öldürdü. Teyzemin kızı Halide de hastalanıp öldükten sonra zavallı teyzeciğim beş çocuktan yalnız Halife'yle kaldı.

Yaşadığımız yerde ismimizin bulunduğu bir deftere her ay gidip imza atıyorduk. Eğer izinsiz bölgeden çıkacak olursak ya da imzamız olmazsa ceza olarak Sibirya'ya 20-25 yıl tekrar sürgüne gönderiyorlardı. Korkumuzdan muhakkak imzaya giderdik. Hastalansak, bir köyden diğer köydeki hastaneye gidecek olsak, izin almak için bir hafta sürünürdük.

Bu çölde yaşamak biz Kırım Tatarları’na çok zor geliyordu. Kırım'ın bağına, bahçesine, taşına, dağına, beyaz toprağına, suyuna hasrettik. Her günümüz Kırım türküleriyle, manileriyle, çınlarıyla geçer olmuştu. Elimize Kırım'dan gelen su geçtiğinde çoluk-çocuk, genç-yaşlı hepimiz bir araya gelir; sanki zemzem suyu gelmiş gibi herkese yetsin diye yudum yudum içer ve ağlaşırdık.

Bu yaşadığımız acı günlerden sonra: “Siz suçsuzmuşsunuz.” dediler. Sanki bir suçumuz varmış gibi... 1977 yılında Kırım'a geri döndük. İlk önce bizi Kırım'a sokmadılar. Büyük mücadeleden sonra nihayet Kırım'a girebilen şanslı ailelerden olduk. Fakat vatan bizim vatan, Kırım Tatarlarının vatanı, ama insan başka insan. Kendi evimize gittik, yıkılan yerlerini saymazsak bıraktığımız gibi duruyordu.

Alt yıl Kırım'da kendi vatanımızda oturma izni alamadık. Yeni yaptığımız evimizi yıktılar. Yenisini yaptık. Yine yıktılar, yine yaptık. Elektriği kestiler, aylarca elektriksiz oturduk. Vurdular, yıktılar, ama olsun her şeye rağmen vatanımızdaydık ya... Şimdi sürgün günlerimize baktığımızda biraz daha rahatız. Allah'a çok şükür olsun bu günleri de gördük. Halkımıza bu kadar acı çektirenlerin cezalarını Allah versin.”

Mehmet Bey, acılarla güzellikleri bir araya getirerek donan kanımızı harekete geçiriyordu. Türk lisesiyle ilgili oldukça güzel şeyler anlattı. Gecenin geç vakitlerine dek sürüp giden bu sohbet zamanımızın süsüydü.

* * *

Sabah alelacele kalkıp otobüse gidiyorum. Bütün arkadaşlar orada. Gecemizi süsleyen, kalplerimizi doyuran Mehmet Bey, karnımızı doyurmak için okulda bizi bekliyormuş. Yola çıkıyoruz. Uzaktan ilk önce kilise binası sandığımız yer okulun idare binasıymış. Zaten burada kilise olmasına şaşırmıştım. Bina, daha önceleri bir Rus generalin köşküymüş. Adam kilise mimarisi tarzında yaptırmış meğerse.

Okulda Mehmet Bey’le görüşüyor, kahvaltı yapıyor ve ardından Bahçesaray’a doğru yola çıkıyoruz. Bahçesaray, Kırım Hanlığının başkenti olmuş uzun yıllar. Doğruca Hansaray’a gidiyoruz. Bizim Topkapı sarayı gibi şimdi müzeye dönüştürülmüş turistik bir mekân.

Hanın bahçesinde hanlık dönemini yansıtan kıyafetler var. Bu kıyafetleri ücret ödeyerek giyip fotoğraf çektiriyoruz. Yerlilerden de çektirenler var. Kızlar, hatta küçücük bir kız çocuğu. Arkadaşlardan onlarla beraber fotoğraf çektirenler oluyor. “Bedava sultanı buldunuz, çektirin fotoğrafları…” diye espri yapıyor arkadaşlar.

Fotoğraf faslından sonra orada görevli bir rehber eşliğinde sarayı geziyoruz. Sarayın odaları müzeye dönüştürülmüş. Silahtan paralara, kitaplardan giyime kadar birçok eşya odalarda sergileniyor.

Ağlayan çeşme özel bir ilgi uyandırıyor bende. Kırım hanlarından birisi Dilara Bike isminde bir kıza aşık oluyor. Milliyeti bugün bilinmeyen çok güzel bir kızmış. Dilara Bike adındaki bu kızla evleniyor, ama kısa bir süre sonra kız ölüyor. Mimarlardan çok sevdiği hanımına aşkını ifade edecek özel bir şey istiyor. Ağlayan bir taş istiyor daha doğrusu. Yaklaşık iki metre yüksekliğinde mermerden bir çeşme yapıyor Mimar Ömer. Lotus çiçeğinin simgesi bir motifin içinden su akıyor, damla damla. O gözyaşını simgeliyormuş. Suyun damladığı yerin sağından ve solundan da sular damlıyor. İkiye ayrılan su daha sonra tekrar tek yere toplanıyor oradan da ikiye ayrılıyor ve bu üç defa tekrarlanıyor. En sonunda su düz bir yerde toplanıyor. Orada iç içe geçmiş çizgilerden oluşan halkalar var ve bir tarafı açık. Bu da sonsuzluğun sembolüymüş Aşkın sürekli akan gözyaşını ifade etmesi bakımından çok güzel bir mimari eser, ağlayan çeşme. Çeşme önce mezarın başına yapılmış, ama daha sonra bir Rus kraliçesi sarayın içine taşıtmış. Suyun ilk damladığı lotus simgesinin üstünde gül koyacak bir yer var. Puşkin oraya iki gül koymuş ve bu alışkanlık hâline gelmiş. İki âşığın simgesi iki gül.

Puşkin buraya gelip bu çeşmeyi görmüş ve bu güzel hikâyeyi şiirlerinde işlemiş. Ayrıca şiirlerinde Bahçesaray’ın ismi de geçmiş. Bu iki sebepten Ruslar Bahçesaray ismini değiştirmemiş ve ağlayan çeşmeye dokunmamış, sonraki nesiller Puşkin’in bu şiirlerinde geçen yerleri anlamakta zorlanırlar diye. İşte sanata ve sanatçıya duyulan saygı budur, diyorum. Akmescit (Simferepol) Akyar (Sivastopol) gibi şehirlerin ismi değiştirilmiş, ama Bahçesaray aynı kalmış. 


(Ağlayan Çeşme)

Sarayı dolaşma faslına devam ederken bahçede iki tane tavus kuşu görüyoruz. İsimleri Kerim ve Kazım’mış. Kuşlarla fotoğraf çektirenlerden para alıyor sahibi. Arkadaşlarımızdan Kerim Bey, Kerim ile Kazım’ın arasına oturup fotoğraf çektiriyor.

Saray bahçesindeki camiye de uğrayıp cami bahçesindeki han mezarlığında dua ettik. Daha sonra camiyi açıyor bize Ordu-Ünyeli imam. Müze alanı içinde kaldığı için sabah ve yatsı namazlarında kapalıymış cami. Tarihte Kırımda 1710 cami varmış. Ruslar, sosyalist yönetim zamanında 10 cami bırakmışlar, diğerlerini yerle bir etmişler. Henüz öğle namazı vakti girmediği için oradan ayrılıp kısa bir Bahçesaray turundan sonra Simferepol’e (Akmescit) gidiyoruz.

Şehir merkezinde gruplara ayrılıp dolaşmaya başlıyoruz. İlk önce dolar bozdurup grivni aldık. Pazarda kısa bir tur. Tatar müziğinden hatıra kalsın diye bir kaset aldım.

Şehirdeki tek camiye gidiyoruz ardından. Caminin hemen yakınlarında iki tane kilise var. Görkemli yapılar hem de. Sabah ve akşam kilisenin bahçesinde ücretsiz çay ikram ediliyormuş. Namazdan sonra kiliseye de gidelim dedik, ama unuttuk nedense. Kebir Camiî, Türkiye’de her ile bir cami kampanyasında toplanan paralarla inşa edilmiş. Minare normale göre kısa. Çevredeki kiliselerin çan kulesini geçmesin düşüncesiyle böyle yapılmış. Öğle namazının ardından camide hem dinleniyor, hem de oyalanıyoruz. Vakit tamam olunca ikindi ezanı okunuyor. Cemaatte küçük çocuklar da var. İkindi namazının ardından şehir postanesine gidiyoruz. Bizdeki gibi telefon kartları var. Onlardan aldık dört arkadaş, ama üç tanesi problemli çıktı. Uluslararası aramaya açık değilmiş. Geriye de almıyor satan görevli. Elimizde kaldı. Kabinlerden Türkiye’ye telefon açtık. Sistem de orijinal. Belirli bir miktar para veriyorsunuz peşin. Söylenilen kabine geçiyorsunuz. Paranız ne kadara yetiyorsa o kadar konuşuyorsunuz. Dakika hesabı. Artan paranız varsa geri alıyorsunuz. Sağlam iş yani.

Postane faslından sonra akşam yemeği için Tatar lokantasındayız. Saat 18:30. Akşam yemeği de sayılmaz pek. Çorba, Özbek pilavı, mantı, salata, çay. Karnımızı doyurduktan sonra, spor var diyor ev sahibi dostlarımız. Bir parka giriyoruz. Yüzme havuzu parkın öbür tarafında dediler. Gidiyoruz, gidiyoruz, park bitmiyor. Parkın bir yerinde özgürlük ateşi yanıyor. Parkın içinde bir de göl var. Park için dolaşmak için kiralık eşek, at ve fayton da var. At gerçekten attı, boylu poslu, gösterişli. İki gün önce İstanbul’da pikniğe gittiğimiz yerde de at vardı, ama at demeye pek gelmiyordu.

Anadolu’nun küçük ilçelerinin yerleşim alanı kadar geniş olan parktan  çıkabildik sonunda. Zaten her yer yeşil. Uzun bir yürüyüşten sonra havuzdayız. Bizden başka kimse yok. Yaklaşık bir saat havuzda yüzdük. Su topu maçı yaptık. Havuzdan çıktığımızda fena halde acıkmıştık ve akşam da olmuştu. Konakladığımız dinlenme tesislerinin yolunu tuttuk.

Yalta yağmurla iç içe bir şehir.


(Yatla şehrinde Gaspıralı İsmail’in muallimlik yaptığı okulun önünde)

Bu günkü gezide plânımız Yalta’yı gezmek. Kırım’ın sahil şehirlerinden birisi. Uzun bir yol var önümüzde ve uzun yolun bir yerinde arabamız su kaynatıyor, motor ısınıyor, yol yokuş. Şoför arabanın devam edemeyeceğini söylüyor ve biz başka araba araştırıyoruz. Derken bir dolmuş geliyor. Grubumuzun yarısını alabiliyor ve ben ilk grupla yola devam ediyorum. Dağlar arasında sürüp gidiyor yolculuk. Cengiz Dağcının Aluşta’sı, Ayı Dağı, Değirmenköy’ü yolumuzun üstünde. Yalta’ya Antalya diyorlarmış bu civarda. Gerçekten güzel bir yer. Yalta’ya girince otogarda iniyoruz ve Yalta camisine gidiyoruz. Birkaç soruşturma sonunda camiyi buluyoruz, ama kapalı. Caminin duvarında şunlar yazılı: Bu binada 1904-1910 yılları arasında Gaspıralı İsmail öğretmenlik yaptı. Bu bina daha önce mektepmiş. Burada diğer grubu bekliyoruz ve onlar gelince Yalta sokaklarını adımlıyoruz. Yayalar için çok güzel yürüyüş yolları var, yola paralel. McDonalds’a gidiyoruz. Bir ara öndekileri kaybettik. Allah’tan dil problemim yok. McDonalds’ı buluyoruz, dolayısıyla arkadaşlarımızı da… McDonalds arı kovanı gibi çalışıyor. Güç belâ karnımızı doyurduktan sonra sahile uzanıyoruz. Çarpışan arabalara biniyor arkadaşlar. Bu arada bardaktan boşanırcasına bir yağmur başlıyor. Bir araba kiralamışız ve arkadaşlar orada bizi bekliyormuş. Koşarak gidiyoruz. Bir köprü altında kısa bir mola. Epey de kalabalık. Gitar çalıp şarkı söyleyenler bile var o hengâmede. Hoş o hengâme şehre alışık olmayan bizim için. Oradan, köprü altından çıkıp koşarak sağa dönüyor, otobüse biniyoruz. Hepimiz oradayız, ama bir kişi kayıp. En son köprü altındaydı. Geri dönüyoruz orada da yok. Köprü altından çıkmış, ama sağa dönmediği için ileriye koşmuş. Derken yağmur diniyor ve güneş açıyor. Yağmurda ıslandığımızla kalıyoruz yani. Biz ıslandık, ama herhalde bizden başka ıslanan olmadı. Halk saklandığı yerden çıktı, bu havaya alışık olduğu için.

Yalta’dan Livadiya Sarayı’na doğru yola çıkıyoruz, ama şoför yolları bilmiyor. Yolları deneye deneye sonunda sarayı buluyoruz. Livadiya Sarayı’nda yoğun bir ziyaretçi var. Bu saray Rus Çarlığı ve Komünist partisi başkanlarının yazlık sarayı imiş. 1945 yılında ABD, İngiltere ve Rusya’nın dünyayı paylaştıkları Yalta Konferansı burada gerçekleştirilmiş. Saray bu konferansa göre dizayn edilmiş nerdeyse. Toplantı yapılan masa, yemek yenilen oda, çalışma odaları vs. fotoğraf destekli olarak sergileniyor. Gayet ferah ve geniş bir saray. Topkapı gibi bir yamaca yerleşmiş. Önünde masmavi sularıyla Karadeniz ve Karadeniz’i selâmlayan yemyeşil dağlar.


(Livadiya Sarayının bahçesinde)

Livadiya Sarayı’nın ardından Kırlangıç yuvasını aramaya başlıyoruz. Girip çıkmadığımız yer kalmadı. Şoför hep yanlış yollara giriyor; ama arayan bulurmuş. Biz de bulduk nitekim.

Burasının hikâyesi şöyle kısaca: Ali Baba adında bir Türk haramilik yapmaktadır. Burada Arzu adında bir kıza âşık olur ve onunla birlikte Türkiye’ye giderler. Bir zaman sonra Arzu bebeği ile birlikte geri döner Karadeniz’i yüzerek. Tam kıyıya yaklaşınca denizkızına dönüşür. Karaya çıkar, ama denizkızı olduğu için uzun süre yaşamaz. Arzu kızın anısına kayalıkların üstüne bir kule yapılmış. Bizdeki kız kulesine benziyor. Kırlangıç yuvasını buluyoruz, ama yola epey uzak, yakınına araba da gitmiyor. Uzaktan fotoğraflar çektirip oradan da ayrılıyoruz.

Artık evimize dönmeliyiz. Kırımın güneyini, sahil şeridini baştan başa geçip mekânımıza ulaşıyoruz, akşam olmadan. Akşamın sürprizi Tadı damağımızda kalana ocak başı şiş kebabı.

ESKİ KIRIMDA EZANLAR

Yalta gibi turistik beldelerden sonra gezimizin yönünü Konya gibi münzevi bir yöne, Eski Kırım’a çeviriyoruz. Eski Kırım denilen bölge dağlarla iç içe ve yemyeşil. Bereketli topraklar ve bu topraklara gelip vatanına yerleşmeye çalışan Kırımlılar.

Günlerden cuma. Namaz vaktine az bir süre kala Eski Kırımdaki camideyiz. 1314 yılında Altınordu Devleti zamanında yapılmış bir cami. 1992 yılında cami yeniden ibadete açılmış. Caminin arka tarafında bir de medrese varmış, ama artık harabe durumda. Caminin bahçesinde yaşlı insanlar bekleşiyor. Ezan vakti yaklaşınca içeri giriyoruz. İmam hutbede İhlas’tan müflisten bahsediyor.

Namazdan sonra cemaat dağılıyor yavaş yavaş. Cami bahçesinde imam bize bilgi veriyor cami hakkında. Sonra oturup tanışıyoruz. İmamın adı Server. Babası Rus, annesi Kırım Tatarı, ablası Yahova şahitlerine katılmış. Özbekistan’da, annesinin sürüldüğü yerde doğmuş ve yakın zamanlarda Müslüman olmuş. İslâm’a girmesinde köydeki Tatarlardan Nariman’ın telkinleri etkili olmuş. Akmescit’te Diyanetin açtığı kurslara katılarak imamlık yapmaya başlamış. Selime adında bir de kızı varmış. İhlas, tevazu, alçak gönül ve samimiyet kelimeleri iyi bir özetini ortaya koyuyor imamın kişiliğinin.

Arabalara binip yerleşim yerinin aşağı tarafına gidiyoruz. Dere kenarına, sakin bir yere. İmam da bizimle beraber. Eski Kırımlı birkaç gönül dostu bize bir şeyler hazırlamak için harıl harıl çalışıyorlar. Özbek pilavı, ayran ve salatadan oluşan ve tadı damağımızda kalan içi bolca ihlâslı bir öğle yemeği yediriyorlar bize. Yemeğin ardından da bir kalp ziyafeti. Gözlerimiz yaşarıyor, kalbimiz eriyor. Nariman Köroğlu konuştukça İslâm bayrağının düşmeyeceğine emin oluyoruz.

Diyanetin görevli olarak gönderdiği bir imamla tanışmışlar; hatta imamın kalacak yer sıkıntısı olduğu için 1.5 yıl evlerinde misafir etmişler, emrine arabalarını tahsis etmişler. Bu arada Nariman ve kardeşi Türkiye’de üniversitede okumuşlar. Köylerindeki imam giderken: “Bizler her zaman gelemeyiz. Bu işleri siz devam ettirmelisiniz.” demiş ve bayrağı bu gençlere devretmiş. Haftada 12 sohbet yapılıyormuş orada ve civar köylerde. Şimdi sayıca azalma olsa da sohbetlere ve Kırımlıları aydınlatmaya devam ediyorlarmış.

Hem mideye hem de gönle hitap eden ziyafet faslından sonra Nariman evlerine götürüyor bizi. Bahçeli şirin bir ev. Burada çay ve Kırım Tatarlarının kendine özgü baklavasından ikram ediyorlar. Hacca da gitmiş olan babaları evde yokmuş. O gün üç ayrı yere sohbete gitmiş.

Ve ayrılık, yaman ayrılık.

O bir iki saat içinde kırk yıllık dost gibi kaynaştığımız bu güzel insanlardan ayrılmak ne çok zor geliyor. Sarmaş dolaş kucaklaşıyor ve öylece vedalaşıyor herkes. Kalbimiz, duamız orada, onlarla kalıyor ve bu satırları yazarken ağlıyorum. Rabbim ne güzel gözyaşları bu. Hep böyle ağlamayı nasip eyle bana. Hep kalbimi eriten ve imanımı besleyen gözyaşları ver bana ve kardeşlerime.

Dualarımız sizinle kardeşlerim, kalbimiz sizinle. Tarihten, yeryüzünden silinmeye çalışılan, ama toprağına ve dinine sımsıkı sarılmaya çalışan kardeşlerimiz, sizin acınızı kim anlayabilir ki en iyi sizlerden başka.

SARISU PAZAR

“Bir sabah ezan sesi gelmedi camimizden
Korktum bütün insanlar
Bütün insanlık adına”

Eski Kırımdan ayrıldıktan oradan sonra Sarısu’ya uğruyoruz. Tamamı Kırım Tatarlarından oluşan yeni bir yerleşim yeri. Köy halkı nüfusu artırmak için her ailenin en az beş çocuklu olması yönünde karar almış. Sarısu Hz. Ali camiinde bizi karşılayan bir avuç gönül eri bir gönül sofrası kurmuşlar oraya da. İkindi namazını eda ettikten sonraki çaylı ikramlı sohbet faslında Hasan Abi gözlerimizi yaşartmaya, kalbimizi eritmeye devam ediyor. “Türkiye’ye vardım ki gürül gürül ezanlar okunuyor. O ezanların kıymetini bilin.” diyor. Ah ezanlar…

“Bu ezanlar ki şahâdetleri dinin temeli
Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli”
mısralarını hatırlıyorum.

İçkinin haram olduğunu öğrenince evindeki içki şişelerinin hepsini kırıp sokaklara atan sahabe ruhlu bir Kırımlı Hasan Abi ve diğerleri. Hepsi ayrı bir kahraman ve onlar da Türklerin kendilerine verdiği bayrağı ve vazifeyi taşıma gayretindeler. Caminin yanında bir de okul yapma sevdasını yeşertiyorlar gün be gün. Milli okul dedikleri kendi dillerinde ve kültürleri doğrultusunda eğitim yapacak bir okul. Burada bir de olay anlattılar: Moldovya’ya sürülen bir Kırım Tatar’ı evlatlarına vasiyet eder: Ben ölürsem beni Kırım’a gömün. Adam vefat eder, ama Kırım’a girme yasağı devam etmektedir. Oğlu bu ağır vasiyetin altında kalmamak için babasının cansız bedenini taksisinin arka koltuğu yerleştirir ve yola çıkar. Kırım’a girecektir, ama polis kontrolü vardır ve babasının pasaportunda Kırım Tatarı yazmaktadır. Son noktaya yaklaşırken dua dua yalvarır Allah’a. Aylardan mayıstır. Tam o esnada bir kar yağmaya başlar. Polisler içeri girerler şaşkınlıkla ve arabasını sürer geçer kimseye hesap vermeden. Babasının köyünü sorup öğrenir ve gece yarısı gizlici defnederler cenazeyi.

Ve ayrılığın zor olanını bir daha yaşayıp Sarısu’dan da ayrılıyoruz. Yolun geri kalan kısmı ilahiler ve marşlar eşliğinde alınıyor artık. Coşmuş kalpler daha bir gür söylüyor Gazi Osman Paşanın marşını ve o coşkulu ruh hâli içinde dönüyoruz mekânımıza...

SİVASTOPOL ÖNÜNDEN BAKARIZ ANAVATAN’A

Sivastopol önünde yatar gemiler,
Atar da Nizam topunu, yerle gök inler.
Yardımcıdır bize kırklar yediler,
Sılasına kavuşmaz aslan yiğitler,
Aman da kaptan paşa emir ver bize,
Sılada nişanlımız duacı size...

Kırım’da gezi plânımıza aldığımız son şehir Sivastopol. Kırım’ın güneyinde bir liman şehri. Rus donanmasının sıcak denizlerdeki tek limanı ve hâlen Rus donanması Sivastopol şehrindeymiş. Şehirde dağ ve deniz iç içe ve bu dağların içindeymiş donanma.

Sivastopol’e varınca rehberimiz bizi panaromaya götürüyor. Bir tepeye tırmanıyor arabamız ağır ağır. Oraya varınca bizi hemen içeriye alamayacaklarını söyleyip bir zaman veriyorlar. Arada epey bir zamanımızın olduğu anlaşılınca bütün arkadaşlar hediyelik eşya satanların arasına dalıyor. Küçük büyük hediyeler alınıyor, tarzanca ile pazarlıklar yapılıyor. Dar bir alana yerleşen satıcıların hepsini turlayan ve çoğu zaman sorup almayan arkadaşlardan satıcılar memnun değil pek. Soruyorlar, soruyorlar, almıyorlar, diyorlar kendi aralarında. Ben Rusça bildiğim için anlıyorum dediklerini ve arkadaşlara mümkün olduğunca pazarlıkta yardımcı oluyorum. Satıcılar bunu fark edip kendime bir şey almaya kalkınca sana şu fiyata veririz diyorlar. Vakit tamam olunca içeriye giriyoruz kılavuz eşliğinde. Burası yuvarlak bir bina ve içeriye girince herkes gördüğüne hayran oluyor. Sanki bir kaleye çıkmış gibiyiz ve her taraf Sivastopol savaşını canlandıracak şekilde dekore edilmiş. Duvara varana kadar olan alanda o günden kalan eşyalar vs. kullanılmış. Duvara varınca olay resmedilmiş ve öyle ustaca çizilmiş ki önünüzde uzayıp giden bir alan görüyorsunuz sanki. Kapalı bir alanda olduğunuzu unutuyorsunuz.  Hiçbir ayrıntı ihmal edilmemiş. Üç ressam ve 20 öğrenci yapmış panaromanın tasarımını ve resimlerini. Sayısız savaşa girip çıkmış, birçok başarı kazanmış milletimizin böyle bir panaromasının olmayışına hayıflandık hep birlikte. Bir İstanbul’un fethi, Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı gibi savaşlarımız bu şekilde genç nesillere canlandırılarak anlatılsa ne kadar güzel olurdu. Bu duygular içinde ayrıldık oradan ve öğle namazı için şehir camisine gittik. Türkiye’nin yaptırdığı bu camideki çivi bile Türkiye’den getirilmiş ve inşaat tamamlanmış.

Şehir pazarında dolaşıyoruz namazın ardından. Kimileri hediye alıyor, kimileri karnını doyuruyor. Sonra sahile uzanıyoruz. Sahilde turistik eşya satanlardan geçilmiyor. Arkadaşlar epeyce dolaştıktan sonra toparlanıyor, akvaryum binasına giriyoruz. Çeşit çeşit balıkların bir arada toplandığı bir yer. Epeyce güzel dizayn edilmiş. Timsahtan köpekbalığına, kaplumbağalardan prinhalara kadar… Bir hayvanat bahçesi mantığını düşünün. İşte öyle, ama kapalı bir mekânda…

Akvaryumdan çıkıp kısa bir şehir tutundan sonra toparlanıp arabamıza biniyor ve geri dönüyoruz. Herkes gezmekten yoruldu desem abartmış olmam. Akşam yine şaşlık (şiş kebap ) partisi var. Bir taraftan eğlenip bu güzel günleri yadederken bir taraftan buradan ayrılmanın hüznü çöküyor üzerimize. Duygulu dakikalar, zevkli voleybol maçları, ata binip ok atma serüvenleri haddinden fazla yol bilmez ve yavaş şoförümüz geride kalıyor artık.

Ve son defa yataklarımıza yatarken erkenden uyanıp yola düşmenin derdindeyiz. 03:20’de ayaktayız. Eşyalarımızı alıp odalarımızın anahtarlarını görevlilere teslim ederek dinlenme tesisinden ayrılıyor, havaalanına doğru yola düşüyoruz. Havaalanı işlemleri geldiğimiz zaman olduğu gibi hızlı tamamlanıyor arkadaşlar için. Benim için ise küçük bir problem var. Girişte adresimizi yazıp verdiğimiz kâğıt bende yok. “Problem” deyip bekletiyorlar 5 dakika. Daha sonra: “Nerde, otelde mi?” diye soruyorlar. “Evet, otelde çöpe attım.” dedim ve pasaportumu verdiler, geçtim. Uçakta Türk gazetelerine daha bir iştahla sarıldık bir hafta aradan sonra.

Uçağımız İstanbul’a iniş yaptığı zaman bir alkış koptu. Yurda kavuşmanın mutluluğuydu bu. Zaten yurtdışına çıkışın en güzel tarafı İstanbul’a dönmektir.

15 Haziran 2005

 


http://www.dergibi.com/gezi_notlari/m_oguz_001.asp adresinden alınmıştır.

-


Disqus Yorum Sistemi

Özet

Taşın ağladığı ülke: Ağlayan çeşmeden ağlayan Kırım’a

İstanbul- Simferepol  (Ak Mescit) arası yolculuğumuz 11:06’da başladı yaklaşık 1 saat gecikmeli olarak. İstanbul’un dağdağasından sonra bizi Akmescit’te karşılayan iki şey vardı. Bir hafta boyunca bize rehberlik edecek, kalbinde ağırlayacak Hüseyin Bey ve yaz ortasında serin bir hava. Doğrusunu söylemek gerekirse havaalanı yetkilileri gayet hızlı işlem yapıyordu ve Rus sistemi içinde bu kadar hız iyiydi. Çantalarımızı bile açıp bakmadılar.

İlgili Bölümler : Gezi Notları

Son güncelleme : 06.06.2008 14:37:27

Okunma: 8415