July 2010

Şükrü ELÇİN

I
Bahçesaray’da bir “Gözyaşı Çeşmesi” vardı Akyar mermerinden yapılmış,
Bu çeşme Kırım Giray’ın gönül ikliminde açan nilüferdi.
Bu çeşme Kerem’di, bu çeşme Aslı’ydı, bu çeşme Dilara Bikeç selsebiliydi,
Bu çeşme gazilerle, erenlerle, şehitlerle beraberdi.

Gaspıralı İsmail bu çeşme başında duydu, sesini tarihin;
Bu çeşmede uyandırdı Cemiller’i, geçmiş zaman hüzniyle hatıralar.
Kuru dallar, bu çeşme akar iken sevinçle yapraklanırdı,
Bu çeşme akar iken akmaz oldu, göç etti Anadolu’ya kuşlar.

Sen, Yayla Dağları’nın rahmeti, sen sevdalara nakış çeşme;
Sen, Sibirya yollarında sürgün on binlerin, yüz binlerin yürek acısı.
Sen, Akmescid camiinde Karahisarı’ce bir sülüs,
Sen, Mengli Giray divanında ta’lik yazısı.

Bu gece, tuğa dil bağladı Gazi Giray, kakül-i hoşbu yerine,
Bu gece, Cenevizli tavşan, Gedik Ahmet Paşa Karadeniz’de şahin;
Bu gece, şimşeklere el sallayan süvariler Tuna’dan geçti,
Bu gece, denizi yara yara  yaklaştı Kefe’ye, gemileri Fatih’in.

II
Gözleve’de Aşık Ömer’in sazı asılı kalmış duvarda,
Kefe’nin Kızlar Kulesi’nde baykuşlar ötmektedir.
Ay bir sarı gül Çadır Dağı’nda bu gece, donmuş, garip;
Bahçesaray’da Gözyaşı Çeşmesi’nden kan akmaktadır.

Sibirya yollarında bir türkü tutturmuş Sudaklı kız, yanık;
“Sağlıkla kal vatan” derken içimi kemirdi firak.
Hacı Giray’ın türbesinde yanan mum sönmüş artık,
Salacık Boğazı’nda kuşlar ötmez olmuş, susuzluktan çatlamış toprak.

Zehirli rüzgarlar esti Akyar’ın bahtı üstüne,
Zülfü gece, yanağı gündüz gelinleri sardı peygamber yası.
İstanbul’da yayıldı Hırka-i Şerif’den Kur’an sesi perde perde,
Erik ağaçlarında sallanıp kaldı çocukların rü’yası.

Bu gece gök yüzü kurşunla örtülü,
Bu gecenin karanlığında nefes alamaz insan.
Korkudan göz pınarları kurumuş analar, evlatlar gelmez kaleme,
Bu gece insanlık yerde sürünüyor, memleket olmuş bir zindan.

Biz Geray’dık, biz Çora Batur, biz Edige, biz Dilara Bikeç’dik,
Üç dişli tarak damgamızla aziz-i vakt iken a’da zelil kıldı bizi.
Kırım’da beyaz kefenlere sarılı nur yüzlü ölülerimizle birlikte,
Susuz ceylanlar gibi kaybettik hürriyetimizi.

Biz zamana hükm edenlerin soyundan, Altaylar’dan gelmişiz,
Tanrı’nın verdiği emanet, Zalim bizden alamaz.
Kasım’da buz tutan göl Mayıs’ta çözülür bir gün,
Gece, gecenin içinde tulu-i haşre kadar sürmez.

III
Sen, Orhon’dan, İdil’den, Sakarya’yla Aras’tan gelen su;
Sen, besmeleyle abdest alanların şiiri Dilara’m.
Bu gece Fatih’in minareleri niyazdadır senin için,
Yağmur yağar bu gece, yer doymaz, ben sana nasıl doyam.

Ayvalık’ta Şükrü Elçin dert için göz yaşına şeydadır,
Akmaz iken akar elbet suyum çeşme, geçer azme hail zulmün korkusu.
Dest busi arzusiyle ölürsem dostlar,
Kuze eylen toprağım sunun anınla yare su.
Ağustos 1981

Geç­ti­ği­miz Ra­ma­zan ayı­nın son gü­nün­de Kı­rım’dan iki mek­tup al­dık. Kı­rım Ta­tar mil­lî ha­re­ke­ti­nin ve­te­ran­la­rın­dan, 21 Ni­san 1968 yı­lın­da mey­da­na ge­len Öz­be­kis­tan – Çır­çık olay­la­rın­da­ki Kı­rım Ta­tar­la­rı­nı tu­tuk­la­ma­la­rı­nın ar­dın­dan Dün­ya Ka­muoyu­nun ha­kem­li­ği­ne çağ­rı­da bu­lu­nan 118 halk tem­sil­ci­sin­den bi­ri olan ve o ta­rih­ten be­ri hep ön saf­lar­da yer alan Dr. Zam­pi­ra Asa­n Ha­nım­dan.
Bi­rin­ci mek­tup Kı­rım­lı­la­rın kal­bin­de müs­tesna bir ye­ri olan es­ki Cum­hur­baş­ka­nı­mız, Sa­yın Sü­ley­man De­mi­rel’e, ikin­ci mek­tup ta 1992 yı­lın­dan be­ri İs­tan­bul Kı­rım Türk­le­ri Kül­tür ve Yar­dım­laş­ma Der­ne­ği­mi­zin baş­kan­lı­ğı­nı fe­da­kâr­ca, tut­kuy­la yü­rü­ten, Kı­rım’la ne­fes alıp ya­şa­yan iş ada­mı­mız ve baş­ka­nı­mız Ce­lâl İç­ten’e.

Kı­rım – Ak­mes­cit – 29.9. 2008
Fa­zi­let­meab Us­ta­dı­mız, Sa­y­gı­lı De­mi­rel Ağa­mız,
Si­zin, Mil­le­ti­ni­zin Ra­ma­zan Bay­ra­mı­nı teb­rik et­me­me mü­sa­a­de  et­me­ni­zi ri­ca ede­rim. Açık ay­dın ge­ce­le­rin­de Ça­tır da­ğı­mız­nıñ etek­le­ri­ne çı­kıp, taş­la­rı­na ba­şı­mı­zı ko­yup, Si­zi, Yü­ce Ya­ra­da­nı­mız Bir di­yen Ağa­mı­zı, Kı­rım Türk­le­ri­nin kah­rı­na des­tek ol­du­ğu­nuz için, min­net­le ağ­la­yıp al­gış­lı­yo­ruz, ka­dim Türk­ler gi­bi. De­de Kor­kut’un al­gış­la­rı­nı, ha­yır du­a­la­rı­nı öğ­re­ti­yo­ruz to­run­la­rı­mı­za, Siz Dev­let ma­ka­mın­da ol­du­ğu­nuz va­kit ba­ğış­la­dı­ğı­nız ev­le­rin tö­rün­de – baş­kö­şe­sin­de otu­rup.
Kı­rım Ta­tar Mil­lî Da­va­mı­zın ve­te­ran­la­rın­dan,
Dr. Zam­pi­ra Asa­n
*
Kı­rım – Ak­mes­cit – 29.9.2008
Can ci­ger, Öp­ke, Ba­vur, Tuv­ğa­nım, Soy­da­şım, Ce­lâl oğ­lu­muz,
Bu yıl mu­kad­des üç ay­lar­da, her kün şü­kür­ler ay­tıp, biz­niñ, Bü­yük Ata­la­rı­mız­nıñ ana va­ta­nı Kı­rım’ğa sa­hip ol­ma­mız ga­ye­si­ni ker­çek­leş­tir­me­miz içün bü­tün öm­ri­ñiz­ni sarf etip ya­şa­ğa­nı­ñız içün al­ğış­la­dık, du­a­lar et­tik.
Ya­ra­da­nı­mız ka­vi sağ­lık, ten­dü­rüst­lik ba­ğış­la­sın. Be­lâ­lar­dan, ka­za­lar­dan sak­la­sın, Yü­ce Rab­bi­miz.
Kı­rım Ta­tar Mil­lî Da­va­mı­zın ve­te­ran­la­rın­dan,
Dr. Zam­pi­ra Asa­n
P.S. (“Pi­tir­gen Son­ra” ve­ya “Post Scrip­tum”) Bağ­ça­sa­ray Mec­mu­a­sın­da ba­sıp tu­yur­ma­ñız­nı ri­ca ete­miz. – Z. A.

Saim Osman KARAHAN

1949 yı­lı­nın baş­la­rın­da, Ham­di Nus­ret’in giz­li­ce Tür­ki­ye’ye git­me­si üze­ri­ne,  Kı­rım­lı Mül­te­ci­le­re Yar­dım iş­le­ri­ni yü­rüt­mek için İrs­mam­bet Yu­suf Efen­di’nin baş­kan­lı­ğın­da ye­ni bir Ko­mi­te ku­ru­lur. Müs­te­cib H. Sa­me­din Efen­di ka­si­yer­lik va­zi­fe­si­ni gö­re­cek ve Ali Os­man Bek­mam­bet, Meh­met Ha­lim Va­ni, Ey­üp Me­na­li, Fer­hat Fa­ik üye ola­rak, hep bir­lik­te pa­ra ve er­zak top­la­ya­cak, ih­ti­yaç sa­hi­bi Kı­rım­lı kar­deş­le­ri­ne ye­tiş­ti­re­cek, on­la­ra ba­rın­ma yer­le­ri ve res­mi bel­ge­ler te­min ede­cek­ler­dir.
*
Müs­te­cib Hü­se­yin Sa­me­din Efen­di
O kas­vet­li yıl­lar­da Müs­te­cib efen­di “ka­sa­ba işi” ve Kum­luk ma­hal­le­si, Ana­dol­köy, Ko­şu ma­hal­le­si, Sa­la­na (Mez­baha) ma­hal­le­si, Ki­lo­met­re 5, Pa­las gi­bi “mál­le­le­rin­den” ve yer yer nö­bet­çi ku­le­le­le­ri bu­lu­nan du­var­lar ve di­ken­li tel­ler­le çev­ril­miş Li­man böl­ge­sin­den iba­ret Kös­ten­ce’de, “ka­sa­ba”da, Gri­vit­sa çar­şı­sı­nın ya­kı­nın­da, Gri­vit­sa so­ka­ğın­da otu­rur­du. Ba­ba­sı Hü­se­yin efen­di­nin, çı­rak­la­rı ve “İs­mail abi” kal­fa­nın yar­dı­mıy­la bü­yük­çe bir bak­kal dük­kâ­nı iş­le­tir, Ovi­diu mey­da­nın­da­ki Kral Ca­mi­in­de de ho­ca­lık ya­par­dı.
1952 yı­lın­da Müs­te­cib efen­di, mil­lî fa­a­li­yet­ler­de bu­lun­muş Ta­tar-Türk ay­dın­la­rı­nın ta­ki­bat ve kı­yı­mın­da, tu­tuk­la­nır, yar­gı­la­nır. Onun va­ta­na hı­ya­net su­çun­dan il­kin ömür bo­yu ça­lış­ma kam­pın­da kal­ma­sı­na, 10 yıl me­de­ni hak­la­rın­dan men edil­me­si­ne, mal­la­rı­nın mü­sa­de­re­si­ne ve dost bir ül­ke­nin (Sov­yet­le­rin) gü­ven­li­ği­ne kar­şı iş­le­di­ği ey­lem­le­rin­den, (ya­ni Kı­rım­lı mül­te­ci­le­re yar­dım ça­ba­la­rın­dan) da 10 yıl ale­lâ­de tu­tuk­lu­lu­ğu­na hü­küm ve­ri­lir.
Son­ra­la­rı 12 Ni­san 1952’den 2 Ağus­tos 1966’ya ka­dar muh­te­lif ce­za­ev­le­rin­de çi­le çek­tik­ten son­ra ser­best bı­ra­kı­lır.
*
Müs­te­cib Sa­me­din Efen­di 19. yüz­yıl­da Kı­rım’dan Os­man­lı Dob­ru­ca’sı­na  ge­lip yer­le­şen bir ai­le­den Be­şo­ğul (Be­şul, Rom. Co­na­cu) köy­ün­de 2 Şu­bat 1910 yı­lın­da dün­ya­ya gel­miş­tir.
Köy­ün­de­ki ilk­mek­tep tah­si­lin­den son­ra bir yıl Pa­zar­cık’ta okur.  1923-1931 yıl­la­rın­da Me­ci­di­ye Med­re­se­sin­de öğ­ren­ci­dir. Müs­te­cib, bu seç­kin kül­tür mü­es­se­se­sin­de Türk Di­li ve Ede­bi­ya­tı olan mil­lî şai­ri­miz Meh­met Ni­ya­zi’nin ta­le­be­si ola­rak, ta bu za­man­lar­da, güç­lü bir Kı­rım aş­kıy­la mil­let yo­lun­da ça­lış­ma­yı şiar edi­nir.
Dob­ru­ca’nın gü­ne­yin­de­ki Çu­kur­köy’e (Rom. Bre­be­ni) öğ­ret­men ta­yin edi­lir. Ar­dın­dan Ker­tik­pı­nar köyü (Rom. Cur­ca­nu) oku­lu­na nak­le­di­lir. 5 yıl bu­ra­da öğ­ret­men­lik­te bu­lu­nur, Emel­ci­ler saf­la­rın­da Dob­ru­ca Hars Teş­ki­lât­la­rı­nın çev­re­de­ki köy­ler­de fa­a­li­yet­le­ri­ni ter­tip­ler.
1936 yı­lın­da Kös­ten­ce Kı­ral Ca­mi­in­de  imam olur. Yi­ne bu yıl­da Kı­rım­lı Ah­met Ni­yaf­ça Efen­di­nin kı­zı Şa­zi­ye ha­nım­la ev­le­nir. Bu ev­li­lik­ten Ti­mur, Te­kin, Re­şat, İs­met, Er­dinç ve Na­ciye ad­lı al­tı çocuk­la­rı olur.
1941 yı­lın­da Al­man­ya Kı­rım’ı iş­gal et­ti­ğin­de Müs­te­cib H. Fa­zıl ve Edi­ge Kı­rı­mal, Kı­rım Mil­lî Mer­ke­zi­nin tem­sil­ci­le­ri ola­rak Tür­ki­ye’den, Kı­rım’ın kur­tu­lu­şu için ya­pa­bi­le­cek­le­ri­ni Al­man yet­ki­li­le­re an­lat­mak üze­re Ber­lin’e gi­der­ler. Dob­ru­ca’da da Ne­cip H. Fa­zıl ve ya­kın ar­ka­daş­la­rı top­lan­tı­lar ter­tip­le­yip Kı­rım’a git­mek is­te­yen gö­nül­lü­le­rin lis­te­le­ri­ni ha­zır­lar, izin için Ro­men Sa­vun­ma Ba­kan­lı­ğı­na baş­vu­ru­da bu­lu­nur­lar. Bu lis­te­le­re Müs­te­cib Sa­me­din Efen­di de ya­zı­lır. Fa­kat Al­man­la­rın ni­ye­ti Sov­yet­le­ri çö­ker­tip esir mil­let­le­ri kur­tar­mak de­ğil­dir. Kı­rım tem­sil­ci­le­riy­le gö­rüş­me­yi ka­bul et­mez­ler.
İkin­ci Dün­ya Sa­va­şı­nın son­la­rı­na doğ­ru ye­ni­len Al­man­ya’nın pe­şin­den ge­len Kı­zıl Or­du’dan ka­ça­rak bir­çok Kı­rım­lı mil­li­yet­çi Dob­ru­ca’ya sı­ğı­nın­ca, on­la­ra yar­dım işi­ni yö­ne­ten ve yü­rü­ten Ko­mi­te­ler­de Müs­te­cib Efen­di en bü­yük so­rum­lu­luk­la­rı üst­le­nir. İrs­mam­bet Yu­suf, Meh­met Va­ni, Ali Os­man Bek­mam­bet, Ey­üp Me­na­li, Fer­hat Fa­ik efen­di­ler ve bir­çok ha­mi­yet­li Dob­ru­ca­lı ile bir­lik­te sa­vaş ve Sov­yet re­ji­mi mağ­dur­la­rı ta­tar ai­le­le­rin ha­yat mü­ca­de­le­le­rin­de on­la­ra yar­dım­cı olur­lar.
Sov­yet iş­ga­li­nin şem­si­ye­si al­tın­da Ko­mü­nist re­jim Ro­man­ya’da si­ya­se­ten yer­leş­me­siy­le, 1948’de sa­na­yi­nin dev­let­leş­ti­ril­me­si, 1949’da ta­rı­mın kol­lek­tif­leş­ti­ril­me­si ham­le­le­ri­ni baş­lat­tık­tan son­ra, 1950’den baş­la­ya­rak es­ki yıl­lar­da ko­mü­nizm aleyh­tar­lı­ğın­da bu­lun­muş de­mo­krat ve mil­li­yet­çi­le­ri, fi­kir iş­çi­le­ri­ni ce­za­lan­dır­ma ha­re­ket­le­ri­ne gi­ri­şir. Ro­men ay­dın ve de­mo­krat­la­rı gi­bi, Emel­ci­ler de bi­rer bi­rer Em­ni­yet güç­le­rin­ce ara­nır, tu­tuk­la­nır, mah­ke­me­le­re çı­ka­rı­lıp ki­ta­bı­na uy­du­ru­lup, su­dan ge­rek­çe­ler­le mah­kûm edi­lir.
Müs­te­cib Sa­me­din Efen­di de,  12 Ni­san 1952  ta­ri­hin­de tu­tuk­la­nır. Bü­yük Ta­tar Gru­bu Da­va­sı­nın sa­nık­la­rın­dan bi­ri de O olur.
*
Bu da­va­nın 11 Mart 1953 ta­rih­li 179 no. lu ka­rar met­nin­de Müs­te­cib Hü­se­yin (Sa­me­din) Efen­di için şun­lar ya­zı­lı­dır :

“Müs­te­cib Hü­se­yin de, mil­li­yet­çi teş­ki­lât­lar­da üye ol­ma­sı iti­ba­rıy­la, ta­tar mil­li­yet­çi­li­ği çiz­gi­sin­de fa­al bir ey­lem­ci ol­muş­tur. 1948 yı­lı­na ka­dar Kı­rım­lı ka­çak­la­ra yar­dım iş­le­rin­de fa­al bir şe­kil­de yer al­mış­tır.
1949 yı­lın­da gö­rüş­tü­ğü Nus­ret Sa­ni­ye ken­di­si­ne ko­ca­sı Am­di’nin Tür­ki­ye’ye kaç­ma­ya ba­şar­dı­ğı­nı bil­di­ri­yor. Bun­dan bir sü­re son­ra sa­nık  İrs­mam­bet Yu­suf ile bir gö­rüş­me­sin­de, (Müs­te­cib Hü­se­yin) Kı­rım­lı­la­ra Yar­dım Ko­mi­te­sin­de yer al­ma­yı ka­bul edi­yor ve ka­si­yer­lik va­zi­fe­si­ni üst­le­ni­yor.
Evin­de ka­çak İs­mail Ame­tov’u mi­sa­fir et­miş, daha son­ra Asa­nov Man­sur’u ve 1951 yı­lın­da bu­nu sa­nık C?run­tu Şte­fan’a dev­ret­miş.
Kur­duk­la­rı hü­kü­met­te (as­lın­da “Kı­rım kur­ta­rı­lın­ca ku­ra­cak­la­rı” den­me­liy­di) sa­nık Müs­te­cib Hü­se­yin ti­ca­ret ba­ka­nı ola­cak­tı. (Ge­çen sa­yı­mız­da­ki İrs­mam­bet Yu­suf Efen­di ya­zı­mız­da da yaz­mış­tık ; dost­lar ara­sı bir şa­ka­laş­ma­la­rın­da dr. İs­mail Ame­tov Kı­rım kur­tu­lun­ca, ben sağ­lık ba­ka­nı, İrs­mam­bet ho­ca Kı­rım müf­tü­sü, doğ­ra­ma­cı Me­met Men­du Ba­yın­dır­lık ba­ka­nı, bak­kal olup ti­ca­ret­ten an­la­dı­ğı için Müs­te­cib Hü­se­yin ti­ca­ret ba­ka­nı – olu­ruz, de­miş.).
Am­di Nus­ret’in Tür­ki­ye’ye ka­çıp git­me­sin­den son­ra, bir türk ge­mi­ci Müs­te­cib Fa­zıl’dan bir mek­tup ge­ti­rip Müs­te­cib Hü­se­yin’e ge­li­yor. (Bu­ra­dan iti­ba­ren bir­kaç cüm­le­nin an­la­tı­mı bi­raz ka­rı­şık ve İrs­mam­bet Yu­suf Efen­di ya­zı­sın­da­kin­den fark­lı). Mek­tup­ta, İrs­mam­bet Yu­suf ile te­ma­sa ge­çip onun va­sı­ta­sıy­la ge­mi­ciyi Kös­ten­ce’de bir tü­tün­cü ile gö­rüş­tür­me­si­ni is­ti­yor ; bu­nu ya­pı­yor. Fa­kat tü­tün­cü bu­lu­na­ma­yın­ca  mek­tu­bu gös­ter­dik­le­ri (? ge­ri ge­ti­rip ver­dik­le­ri) Müs­te­cib Hü­se­yin ile, er­te­si gün ge­mi­ci­nin tek­rar gel­me­sin­de ve İrs­mam­bet Yu­suf’un bir ce­vap mek­tu­bu yaz­ma­sın­da an­la­şı­yor­lar.
Bun­dan kı­sa bir sü­re son­ra Nus­ret Sa­ni­ye ile yi­ne gö­rüş­tük­le­rin­de, Sa­ni­ye Tür­ki­ye’de­ki ko­ca­sın­dan mek­tup al­dı­ğı­nı, mek­tup­ta, ya­kın­da er­kek kar­de­şi­nin dü­ğü­nü­ne bir­çok ar­ka­daş­la­rı ve mi­sa­fir­le­riy­le ge­le­ce­ği­ni bil­di­ri­yor, – şif­re­li an­laş­ma­la­rın­da bu, ye­ni bir sa­va­şın baş­la­ma­sı­na çok az va­kit kal­dı de­mek­miş -, ve o za­ma­na ka­dar ken­di­si­ne mem­le­ket ha­va­dis­le­ri­ni bil­dir­me­si­ni is­ti­yor­muş.
İrs­mam­bet Yu­suf ile bir­lik­te, eli­ne Tür­ki­ye’de bu­lu­nan Müs­te­cib Fa­zıl va­sı­ta­sıy­la türk ca­sus­luk ser­vi­si­ne ile­ti­le­cek bil­gi­ler ver­dik­le­ri Asa­nov Man­sur’u yurt dı­şı­na ka­çır­ma­ya te­şeb­büs edi­yor­lar, fa­kat bu­nu ba­şa­ra­mı­yor­lar.
1950 yı­lı­nın ya­zın­da İrs­mam­bet Yu­suf’un Türk ge­mi­ci­ler­le gön­der­mek is­te­di­ği, ül­ke­de­ki si­ya­sî ve sos­yal va­zi­yet ile, ka­çak Kı­rım­lı­la­rın du­ru­mu ile il­gi­li bil­gi­le­ri içe­ren mek­tu­bun­dan Müs­te­cib Hü­se­yin de ha­ber­dar olu­yor.
Ay­nı yı­lın son­ba­ha­rın­da, İrs­mam­bet Yu­suf da ya­nın­da iken, bir Türk ge­mi­ci zi­ya­re­ti­ne ge­li­yor. Tür­ki­ye’den mek­tup­lar ge­tir­di­ği­ni, fa­kat çok sı­kı de­ne­tim­den do­la­yı bun­la­rı li­man­dan dı­şa­rı çı­ka­ra­ma­dı­ğı­nı, ken­di­si­nin bu mek­tup­la­rın içe­ri­ğin­den ha­ber­dar ol­du­ğu için, Müs­te­cib Fa­zıl ve Nus­ret Am­di’in ken­di­le­rin­den mem­le­ket ah­va­li­ne dair bil­gi­ler gön­der­me­le­ri­ni is­te­dik­le­ri­ni bil­di­re­bi­le­ce­ği­ni söy­lü­yor.
Bu­nun üze­ri­ne, sa­nık Müs­te­cib Sov­yet or­du­su ve Man­gal­ya’da ya­pıl­mak­ta olan as­ke­ri te­sis­ler hak­kın­da top­la­dı­ğı bil­gi­le­ri ile­ti­yor.
Sa­nı­ğın, bu bil­gi­le­ri Tür­ki­ye ca­sus­luk ser­vi­si­ne, kâ­ğı­da dö­ke­rek gön­der­di­ği­ni ka­bul et­me­me­si üze­ri­ne yar­gı he­ye­ti, onun, ken­di­si­ni ko­ru­mak mak­sa­dıy­la, sa­mi­mi iti­raf­lar­da bu­lun­ma­dı­ğı­na ka­na­at ge­ti­re­rek, sa­nı­ğın ken­di fa­a­li­yet­le­riy­le ve di­ğer sa­nık­la­rın be­yan­la­rıy­la çe­li­şen  açık­la­ma­la­rı­nı red­de­der.

Mah­ke­me, Hal­kı­mız na­mı­na
C.K mad­de 191 pa­ra­graf 1, mad­de 193, 25 mad­de ba­his 6, 224 ile 226 ve 184 mad­de­ler bir­lik­te, As­ke­ri K. 304 ve 463 mad­de­le­ri­ne is­ti­na­den mah­kûm eder :
1. İrs­mam­bet Yu­suf’u …
2. Müs­te­cib Hü­se­yin’i va­tan hain­li­ği için ömür bo­yu ça­lış­ma kam­pı, 10 yıl si­vil hak­la­rın­dan mah­ru­mi­yet ve şah­si mal­la­rı­nın mü­sa­de­re­si,
Bir ya­ban­cı ül­ke­nin em­ni­ye­ti­ne kar­şı fi­il­le­ri için 10 yıl ale­lâ­de tu­tuk­lu­luk.
500 (beş­yüz) ley mah­ke­me mas­raf­la­rı­na mec­bur eder ve 20 Ma­yıs 1952 ta­ri­hi­ni ce­za­nın baş­lan­gı­cı ola­rak ka­bul eder.
C.K. 101 mad­de­si­ne gö­re sa­nık ömür bo­yu ça­lış­ma kam­pın­da ka­la­cak, 10 yıl me­de­ni hak­la­rın­dan mah­rum ola­cak, şah­si mal­la­rı mü­sa­de­re edi­le­cek­tir.”

Kay­nak : Ro­man­ya Müs­lü­man Ta­tar Türk­le­ri
De­mo­krat Bir­li­ği ve Kös­ten­ce “Ovi­di­us” Üni­ver­si­te­si
Ta­rih Fa­kül­te­si­nin or­tak ya­yı­nı eser :
Tăta­rii în İs­to­ria Ro­mâ­ni­lor – Mun­te­nia – Con­stanţa 2004

*
Müs­te­cib Sa­me­din Efen­di 1952 yı­lın­da, 1936’dan be­ri Kös­ten­ce Kı­ral Ca­mi­in ima­mı iken tu­tuk­lan­mış­tı. Ser­best kal­dık­tan son­ra Müf­tü­lük­çe, yi­ne Kös­ten­ce’de Ana­dol­köy ma­hal­le­si­nin ca­mi­sin­de gö­rev­len­di­ril­di. 1990 yı­lın­da bu­ra­dan emek­li ol­du.
Kı­rım sev­gi­si­ni bir ömür bo­yu yü­re­ğin­de ya­şat­tı. 29 Ocak 1995 yı­lın­da Müs­te­cib Ül­kü­sal’a ku­ru­cu­su ol­du­ğu Emel Kı­rım Vak­fı ve Emel Der­gi­si ta­ra­fın­dan Üs­kü­dar Kül­tür Sa­ra­yın­da dü­zen­le­nen şük­ran tö­re­ni­ne şe­ref mi­sa­fi­ri ola­rak ka­tıl­dı. Bu tö­ren­de Kı­rım Ta­tar Mil­lî Mec­li­si Baş­ka­nı Mus­ta­fa Ab­dül­ce­mil Kı­rı­moğ­lu Müs­te­cib Ül­kü­sal’a, Do­ğu Tür­kis­tan­lı­lar li­de­ri İsa Alp­te­kin be­ye, Müs­te­cib Sa­me­din ve Ali Os­man Bek­mam­bet Efen­di­le­re şük­ran­la­rı­nı bil­di­re­rek bi­rer Kı­rım Ta­tar kal­pa­ğı he­di­ye et­miş­ti.
Müs­te­cib Sa­me­din Efen­di ar­ka­sın­da bir ak ömür bı­ra­ka­rak 20 Şu­bat 1997 ta­ri­hin­de Kös­ten­ce’de ve­fat et­ti. Al­lah rah­met ey­le­sin.
*
Bu ya­zı­yı ha­zır­la­yan ben, (S. O.) Müs­te­cib Sa­me­din Efen­di ve ai­le­si­ni il­kin ta il­ko­ku­la baş­la­dı­ğım yıl, 1945’te ta­nı­dım. İkin­ci oğ­lu Te­kin ile Türk İl­ko­ku­lun­da (rah­met­li Ya­şar Me­me­de­min ile de) sı­nıf ar­ka­da­şı idik. On­lar “ka­sa­ba için­de”, biz Ko­şu ma­hal­le­sin­de otu­rur­duk. Komş­umu­zun oğ­lu İs­mail abi on­la­rın bak­kal dük­kâ­nın­da kal­fa idi. Ba­zen okul dö­nü­şü, ba­zen İs­mail abi­nin pe­şine ta­kı­lıp Te­kin’le­re git­ti­ğim olur­du.
Dük­kân­la­rı bü­tün Dob­ru­ca ile­ri ge­len­le­ri­nin bir uğ­rak, gö­rüş­me ve bu­luş­ma ye­ri idi. Müs­te­cib Efen­di müş­te­ri­ler­den zi­ya­de, mi­sa­fir­le­riy­le meş­gul bu­lu­nur­du. Ya av­lu­da­ki ma­sa­nın et­ra­fın­da, ya yu­ka­rı kat­ta mi­sa­fir oda­sın­da soh­be­te otu­rur­lar, ya da dük­kân­da­ki adam­la­rı­na 400-500 met­re öte­de olan Gri­vit­sa Çar­şı­sı­na, Se­lâ­din Efen­di­nin kah­ve­si­ne ve­ya Aş­çı Ya­şar’ın lo­kan­ta­sı­na gi­de­cek­le­ri­ni söy­le­yip so­ka­ğa çı­kar­lar­dı.
Bir ke­re­sin­de “Ku­ran ya­zı­lı” Gü­zel Ya­zı (Ka­li­gra­fi) ödev­le­ri­mi­zi bi­ti­rip dük­kân­da bu­lu­nan Te­kin’in de­de­si Hü­se­yin efen­di­nin ya­nı­na def­ter­le­ri­mi­zi gös­ter­me­ye git­miş­tik. Sı­nı­fı­mız­da en gü­zel Sa­mi Be­sim ve Se­miha Me­me­de­min ya­zar­dı. Di­ğer­le­ri­miz on­la­ra ye­tiş­me­ye ça­lı­şır­dık.
Ben ken­di ya­zı­mın daha gü­zel ol­du­ğun­dan emin­dim. “Üse­yin akay, kimín ya­zı­sı taa arü ?” de­dim. Hü­se­yin efen­di bir gö­zü dai­ma daha kı­sık ba­kı­şıy­la, bir o def­te­re, bir bu def­te­re şöy­le bir bak­tı, “Te­kin’in­ki taa gü­zel”, de­di. Çok şa­şır­dım. Na­sıl olur­du da, göz gö­re gö­re böy­le di­ye­bi­li­yor­du ? İti­raz et­tim. Bir ke­re, Te­kin’in harfleri bi­ri kı­sa, bi­ri uzun, hep fark­lı boy­lar­da idi !
Müs­te­cib Efen­di de ora­da bir yan böl­me­de imiş. Du­yup o da ya­nı­mı­za gel­di. Bak­tı. “Ne­şin şay di­ysín, ba­bay, Sa­mi’níñkí taa  gü­zel de”, de­miş­ti ba­şı­mı ok­şap.
Üs­kü­dar’da­ki tö­ren­de kar­şı­laş­tı­ğı­mız­da Müs­te­cib Sa­me­din Efen­di­ye bu ola­yı an­lat­mış­tım. Tat­lı tat­lı gül­müş­tü : “On­day bol­ğan m’edí ?” de­miş­ti.
*
Müs­te­cib Sa­me­din Efen­di­nin 1996 yı­lın­da rah­met­li ya­zar ve ga­ze­te­ci Ke­rim Al­tay’a ver­di­ği bir mü­lâ­kat­tan :
“12 ap­ril 1950’de qa­pal­dıq. (1952 ol­ma­lı). O va­qıt­ta köy­den tu­ğan­la­rım kel­gen edi. On­lar­man soh­bet etip otı­ra edim. Qa­pı şa­lın­dı.
- Kim­dir o ? de­dik.
- Ai­çea es­te Mus­te­cep ? de­di bír ses. (Ro­men­ce : Müs­te­cib bu­ra­da mı ?). …
Al­dı ket­ti­ler, ayır­dı­lar me­ni ai­lem­den. Bir ma­şi­na­ğa min­dik, ket­tik Se­ku­ri­ta­te’ge. On­da tü­şür­di­ler, yo­qa­rı şı­ğar­dı­lar, bir oda­ğa aket­ti­ler. Bir özim qal­dım. Son­ra eki ki­şi ca­nı­ma kel­di :
- Sen aru tü­şün. Köp şiy­ler et­ken­siñ mil­le­ti­ñe, hal­qı­ña, bi­zim aley­hi­miz­ge, de­di­ler. Bon­la­rın ep­sin biz­ge ya­zıp ber. …
- Me­nim ya­za­caq bir şi­yim yok. Yaz­sam yal­nız iy­gi­lik ya­za­caqman, de­dim.
- Men se­ni taş­lap ke­te­men, eki gün kel­mem. Er şi­y­ni ya­zıp azir­le, de­di mi­lit­si­yan.
Evet, men sa­de iy­gi­lik ya­sa­ğa­nım­nı yaz­dım, hal­qı­ma fe­na­lıq ya­sa­ma­dım. Qı­rım­lı­lar kel­gen­de on­lar­ğa iy­gi­lik et­tim. On­lar­nı yer­leş­tir­dik. Ba­zı­la­rı uya­nıq edi, emen bir iş ba­şı­na geş­ti­ler. Şi­y­bö­rek edi, şo edi, bo edi, un edi, bir şiy­ler alıp sat­ma­ğa baş­la­dı­lar. Qal­ğan­la­rı da öz­le­ri­ne sı­yı­na­caq bir yer qa­ra­dı. Bi­zim on­lar­nı qar­şı­lap al­ğa­nı­mız mı qa­ba­at ? Bo bol­sa, o va­qıt mil­le­ti­ne qız­met et­me­gen­ler­den bir­si men­men, de­dim.
So­ra, ay­la­nıp kel­di­ler. Me­ni bir hüc­re­ge soqtı­lar. Hüc­re 2 met­re boyı, 1 met­re eni bir ke­nep. De­ñiz­ge qar­şı. Kiş­ke­ne­şik pen­ci­re­sin mıqman mıqla­dı­lar. Aru etip taş­lan­dır­dı­lar. Sa­de ış­tan kö­lek­men qal­dım. 21 gün on­da qal­dım. Ne otır­ma­ğa yer bar, ne cür­me­ge. Obir ba­şın­da otı­ra­man de­sem, o yer­de cel ese, işi­ñe iş­liy. 21 gün son­ra alıp ket­ti­ler me­ni. İlk kel­ge­nim oda­da­man, işi bi­raz de­ñiş­ken. Bir ma­sa taa ke­tir­gen­ler.
- Ayt, de­di­ler, ne­ler iş­le­din. Ep­sin ay­ta­caqsıñ !
- Ay­ta­cak şi­yim yok, iy­gi­lik­ten baş­qa, de­dim.
O yer­de, ma­sa­nıñ qar­şı­sı­na sal­dı­lar me­ni, aya­ğım qo­lım bay­la­dı­lar. Bi­yer­ge de bir ta­yaq soqtı­lar. … Şay­tip acı­sın şek­tik on­la­rın. Ba­qı­ra­man, n’ete­men, kim eşi­te­cek ? Eşit­se de kim yar­dım ete­cek ? Ekin­ci gü­nü al­dı­lar, Ban­ka’nın ha­zi­ne­si bol­ğan qat­tan taa aşa­a­da yer­ge. (Ban­ka bi­na­sı Ovi­diu mey­da­nın­da, önü Ro­ma­lı şair Ovi­di­us’un hey­ke­li­ne ba­kar, Ban­ca Nat­si­o­nală / Mil­lî Ban­ka ola­rak normal iş­le­ri­ni gö­rür, ar­ka ta­ra­fı da de­ni­ze ba­kar ve üze­rin­de bu­lun­du­ğu ya­lı­ya­rın cep­he­sin­den bir­çok kat­lar­la de­niz hi­za­sı­na, te­me­liy­le de top­ra­ğın içi­ne iner, Giz­li Em­ni­ye­tin dai­re­le­ri­ni ve iş­ken­ce­ha­ne­le­ri­ni ba­rın­dı­rır­dı. – S.O.).
Al­tı­ğa bö­lin­gen bir yer. Bir­si­ne me­ni sal­dı­lar. İşin­de eki ki­şi taa bar. 2 met­re bo­yu, eki met­re eni bir yer­de 27 gün qal­dıq.
- Ha­tır­la­ğan er şi­yn? ayt­qan son se­ni mın­dan şı­ğa­rır­mız. Yoqsa yer yü­zün­de sa­ğa yer yok, de­di­ler. …
Mah­ke­me­de ömür boyı ma­pis ber­di­ler. Şa­lış­ma aqqım yoq edi. Ji­la­va’ğa bar­dıq. So­ra Ai­ud’qa, si­lâh fab­ri­ka­sı­na aket­ti­ler. An­da iş­ke şı­ğar­dı­lar. Bir ke­re aş­lıq gre­va­sı yap­tıq. 9 kün­den son­ra vaz­geştík. İs­tek­le­ri­miz – ya­taqta tek bir ki­şi yat­maq ve mek­tup­laş­ma aqqı edi. Ber­me­di­ler.
Dej’ge aket­ti­ler. Ni­y­se, on­da şü­kür, de­dim. Köp hor­lık kör­dik, ezi­yet şek­tik. So­ra doqtor moqtor ber­di­ler, on­lar er gün sa­ba biz­ler­ni qa­ra­dı. On­da eki bu­şuq se­ne qal­dım. So­ra Gher­la’ğa kel­dik. On­da te­ran ser­best­lik tap­qan so­ra, azat et­me­ge baş­la­dı­lar.  Baş­ta tu­tuqlı­lar­nıñ ya­rı­sın, üş ay so­ra da kal­ğan­la­rın ci­ber­di­ler. Biz­ler­ni üş ay so­ra bı­raqtı­lar. 1964 se­ne­si­nin ağus­to­sun­da üy­ge kel­dim.” (1966’da ol­ma­lı).
Mü­lâ­kat 1996 yı­lın­da alın­mış, Ka­ra­de­niz ga­ze­te­si no. 63 – Ma­yıs 1998  ve tek­rar­dan, Ka­ra­de­niz no. 75 – Ma­yıs 1999’da çık­mış­tı).
*
Ali Os­man Bek­mam­bet

12 Şu­bat 1953 – Ali Os­man’ın Sor­gu­lan­ma zap­tı
Sor­gu­la­ma 8,50’de baş­la­dı, 9,30 da bit­ti.
Sor­gu­la­ma­yı yü­rü­ten Em­ni­yet teş­ki­lâ­tın­da teğ­men Cri­şan Pet­re.

Tu­tuk­lu Bek­mam­bet Ali Os­man, 15 Ha­zi­ran 1911’de (10 Ma­yıs 1912 ol­ma­lı) Kös­ten­ce ili, Va­lea Seacă? (Omur­ça) köy­ün­de do­ğum­lu, Ta­tar asıl­lı, Ro­men uy­ruk­lu, si­ya­sî geç­mi­şi – le­jyo­ner par­ti­sin­de 1937’den be­ri hüc­re şe­fi, tah­si­li – se­kiz sı­nıf­lı Me­ci­di­ye Med­re­se­sin­den me­zun, mes­le­ği – öğ­ret­men, son ça­lış­tı­ğı yer Va­lea Seacă oku­lu, 30 ya­şın­da­ki ev ha­nı­mı Pi­ra­ye  ile ev­li, çocuk­la­rı Er­kin 13 ya­şın­da – öğ­ren­ci, kı­zı Ül­kü 9 ya­şın­da – öğ­ren­ci, oğ­lu Yıl­maz 5 ya­şın­da. Ai­le­ce Kös­ten­ce ili Va­lea Seacă köy­ün­de ika­met eder­ler. Sos­yal kö­ke­ni – köy ağa­sı; ba­ba­sı­nın 30 hek­tar eki­lir ara­zi­si,  iki at, iki öküz, bir inek ve bir evi var­dır.
1947 yı­lı­na ka­dar si­ya­sî fa­a­li­ye­ti : Dob­ru­ca’da­ki mil­li­yet­çi ta­tar ha­re­ke­ti­ne ka­tıl­dı. Sür­gün­de bu­lun­ma­dı. As­ker­li­ği­ni 1936 ça­ğıy­la 34 pi­ya­de ala­yın­da yap­tı, rüt­be­si on­ba­şı, esa­ret­te bu­lun­ma­dı. Kar­şı-dev­rim­ci Ta­tar Mil­lî Ha­re­ke­ti teş­ki­lâ­tın­da ve ye­ral­tı Ma­rea (De­niz) teş­ki­lâ­tın­da üye idi. Sa­bı­ka­sı ve mah­kü­mi­ye­ti yok.
So­ru : Mal var­lı­ğı­nız ne­ler­dir ?
Ce­vap : Kös­ten­ce ili, Va­lea Seacă köy­ün­de otur­du­ğum bir evim.
S. : Kaç kar­deş­si­niz, ne­re­de ika­met eder­ler, ne iş ya­par­lar ve es­ki­den han­gi par­ti­de po­li­ti­ka yap­tı­lar ?
C. : Bir tek kar­de­şim var, Ke­mal Bek­mam­bet, çift­çi, es­ki­den ne po­li­ti­ka yap­tı­ğı­nı bil­mi­yo­rum, Kös­ten­ce ili Va­lea Seacă köy­ü­müz­de otu­rur.
S. : Han­gi sü­re­ler­de tah­sil gör­dü­ğü­nü­zü ve me­zu­ni­ye­ti­niz­den son­ra ne iş yap­tı­ğı­nı­zı söy­le­yin.
C. : Üç sı­nıf oku­du­ğum il­ko­ku­lu 1923 se­ne­sin­den 1927 se­ne­si­ne ka­dar Kös­ten­ce ili­nin Va­lea Seacă (Omur­ça) köy­ün­de oku­dum.
İl­ko­ku­lu bi­tir­dik­ten son­ra Me­ci­di­ye Müs­lü­man Se­mi­na­rın­da (Med­re­se­sin­de) se­kiz se­ne oku­dum, 1934 yı­lın­da me­zun olun­ca Va­lea Seacă köy­ü­me ge­lip bir se­ne öğ­ret­men­lik yap­tım, son­ra da as­ker git­tim, köy­üm­den ay­rıl­dım.
1936 yı­lı­nın son­ba­ha­rın­da as­ker­lik­ten tek­rar Kös­ten­ce ili Va­lea Seacă’ya ge­lip çift­çi­lik­le meş­gul ol­dum. Son­ra, 1939 yı­lın­da Kös­ten­ce Ad­li­ye­sin­de me­mur ol­dum.
1943 yı­lın­dan 1947 yı­lı­na ka­dar Va­lea Seacă’da öğ­ret­men­lik yap­tım, o ta­rih­ten son­ra yi­ne bah­çe­ci­lik­le meş­gul ol­ma­ya baş­la­dım.
İş­bu sor­gu­la­ma zap­tı­mı ke­li­me ke­li­me oku­dum, be­yan­la­rı­ma ta­ma­men uy­gun ol­du­ğu­nu gö­re­rek bas­kı al­tın­da kal­mak­sı­zın al­tı­na im­za­mı atı­yo­rum.  İm­za : Bek­mam­bet Ali Os­man.

(A.S.R.İ., fond P, do­sar 2280, cilt I, s. 187-188
Em­ni­yet Ar­şiv ka­yıt no.su).
*
Ali Os­man Bek­mam­bet’in ta­ri­hi ko­nul­ma­mış bir sor­gu­la­ma zap­tın­dan bö­lüm :

Ce­vap : 1949 yı­lı­nın ilk­ba­ba­ha­rın­da,  Am­di Nus­ret’in Tür­ki­ye’ye ka­çıp git­me­sin­den kı­sa bir sü­re son­ra İrs­mam­bet Yu­suf bi­zim Va­lea Seacă’ya (Omur­ça’ya)  gel­di. Ey­üp Me­na­li’nin evin­de İrs­mam­bet, Fe­rat Fa­ik, Me­met Va­ni ve ben bir top­lan­tı yap­tık. İrs­mam­bet Yu­suf Ne­cip Fa­zıl’ın tu­tuk­lan­dı­ğı­nı (1948 Eki­min­de öl­dü­rül­müş­tü bi­le), Am­di Nus­ret’in Tür­ki­ye’ye kaç­tı­ğı­nı, biz­le­rin Dob­ru­ca’da ve Ro­man­ya iç­le­rin­de giz­len­miş bu­lu­nan Kı­rım­lı mül­te­ci­le­re yar­dım­la­rı de­vam et­tir­me­miz ge­rek­ti­ği­ni söy­le­di. Am­di’nin, ka­çı­şın­dan ev­vel ken­di­si­ne Kı­rım­lı mül­te­ci­le­re yar­dım ve ko­nak­bay­lık işiy­le meş­gul ola­cak bir ko­mi­te kur­ma­mız için ta­li­mat ver­di­ği­ni an­lat­tı. Bu top­lan­tı­da ko­mi­te­yi kur­duk, İrs­mam­bet’i baş­kan, ora­da bu­lun­ma­yan Müs­te­cib Hü­se­yin’i ka­si­yer seç­tik. Ben, Me­met Va­ni, Ey­üp Me­na­li, Fe­rat Fa­ik üye idik.
Bun­dan son­ra İrs­mam­bet Yu­suf ken­di­siy­le Müs­te­cib Hü­se­yin’in, şe­hir­de otur­duk­la­rı için bü­tün Kı­rım­lı mül­te­ci­ler­le te­mas ha­lin­de ola­cak­la­rı­nı, biz­den ala­cak­la­rı top­la­nan gı­da ve pa­ra­la­rı on­la­ra yar­dım ola­rak da­ğı­ta­cak­la­rı­nı söy­le­di. Ay­rı­ca yi­ne iki­si, mek­tup­la, Tür­ki­ye’de bu­lu­nan Am­di Nus­ret ve Müs­te­cib Ha­cı Fa­zıl ile te­mas ku­rup mem­le­ket­te­ki hal­kı­mı­zın ve Kı­rım­lı­la­rın du­ru­mun­dan ha­ber­dar edip, mül­te­ci­ler için pa­ra yar­dı­mı ta­le­bin­de bu­lu­na­cak­la­rı­nı bil­dir­di.
Yi­ne o va­kit, İrs­mam­bet Yu­suf biz üye­le­re, köy­de otur­du­ğu­muz için pa­ra ve­ya gı­da top­la­ma­mı­zı, bun­la­rı Kös­ten­ce’ye ge­ti­rip ka­si­yer Müs­te­cib Hü­se­yin’e ver­me­mi­zi söy­le­di.
So­ru : “Ma­rea” (“De­niz”)  kar­şı dev­rim­ci teş­ki­lâ­tı­na ne za­man gir­din ve bu­ra­da ne gi­bi ça­lış­ma­lar­da bu­lun­dun ?
Ce­vap : 1949 yı­lı­nın Ey­lû­lün­de bir gün köy için­de köy­deş­ler­den Con­stan­tin Glo­dea­nu ile kar­şı­laş­tık. Laf laf­tan, ba­na Kös­ten­ce’de bir sa­vaş du­ru­mun­da şim­di­ki re­ji­mi de­vir­mek için ha­zır­lık gö­ren bir ye­ral­tı teş­ki­lâ­tı­nın bu­lun­du­ğu­nu an­lat­tı. Çok bü­yük bir teş­ki­lât­mış, saf­la­rın­da es­ki­den tür­lü par­ti­ler­de po­li­ti­ka yap­mış ki­şi­ler bu­lu­nu­yor­muş. Bi­zim Va­lea Seacă? (Omur­ça) köy­ü­müz­de de bu teş­ki­lâ­ta bağ­lı, için­de ken­di­si­nin ve Re­fik Cu­ma­lı’nın da bu­lun­du­ğu bir grup var­mış. Bu ko­nuş­ma­lar­dan son­ra ba­na bu grup­la­rı­na be­nim de ka­tıl­ma­mı tek­lif et­ti. Bu­na ha­yır de­mi­ye­ce­ği­mi, fa­kat ön­ce ken­dim Kös­ten­ce’ye gi­dip şu mer­kez­de­ki­le­ri bir gör­mek is­te­di­ği­mi söy­le­dim.
Bun­dan bir sü­re son­ra Con­stan­tin Glo­dea­nu ile Kös­ten­ce’ye git­tik, adı­nın Pe­rie?ea­nu ol­du­ğu­nu öğ­ren­di­ğim bir ka­dı­nın evi­ne var­dık. Az son­ra ora­ya bir bey gel­di, ken­di­ni teş­ki­lât baş­ka­nı Ne­gu­les­cu İon di­ye ta­nıt­tı. Teş­ki­lât hak­kın­da an­lat­ma­ya baş­la­dı, ge­niş bir teş­ki­lât ol­du­ğu­nu, Bük­reş’te­ki bü­yük adam­lar­la te­mas ha­lin­de ol­duk­la­rı­nı, bir sa­vaş baş­lar­sa en önem­li ku­rum­la­ra el ko­ya­rak şim­di­ki re­ji­mi de­vir­mek ni­ye­tin­de ol­duk­la­rı­nı söy­le­di.
Va­lea Seacă (Omur­ça) köy­ün­de sa­de­ce Re­fik Cu­ma­lı, Cos­tică Glo­dea­nu ve Cos­tică Ban­cu’dan iba­ret bir grup ol­duk­la­rı­nı, daha güç­lü ola­bil­mek için saf­la­rı­na daha çok ki­şi­le­ri çek­mek is­te­dik­le­ri­ni açık­la­dı. Son­ra evi­me dö­ne­rek, yer al­tı teş­ki­lâ­tın­da ça­lış­ma­ya ta­ma­men ta­raf­tar ol­du­ğum­dan, ken­dim de baş­ka­la­rı­nı teş­ki­lâ­ta çek­mek için ça­lış­tım. Me­se­lâ Ma­ria Mar­ti­ca ile gö­rüş­tüm, o da ey­lem­le­re ka­tıl­mak is­te­di. Fa­kat ev­ve­lâ onun­la Kös­ten­ce’ye, teş­ki­lât mer­ke­zi­ne git­tik, böy­le bir teş­ki­lâ­tın bu­lu­nup bu­lun­ma­dı­ğı­nı göz­le­riy­le gör­mek is­ti­yor­du. Ora­da­ki ko­nuş­ma­lar­dan son­ra ik­na ol­du. Mer­kez­de, Pe­rie?ea­nu’nun evin­de Ma­ria da ai­dat tu­ta­rı­nı öde­di, ne ka­dar­dı şim­di ha­tır­la­mı­yo­rum.
Köye dö­nün­ce Purcărea ad­lı ki­şiy­le de ko­nuş­tum, ye­ral­tı teş­ki­lâ­tı­nın var­lı­ğın­dan söz ede­rek, ona ka­tı­lıp ka­tıl­ma­ma hu­su­sun­da dü­şün­ce­le­ri­ni sor­dum. Dü­şü­ne­ce­ği­ni, daha son­ra ce­vap ve­re­ce­ği­ni söy­le­di.
1949 yı­lı­nın Ekim ayın­da Con­stan­tin Glo­dea­nu hemş­eh­ri­le­ri­mi­ze da­ğıt­mam için teş­ki­lâ­tın (sem­bo­lü olan) kur­de­le­le­rin­den 25 adet kur­de­le ver­di. Fa­kat za­man da­ral­dı, çün­kü Ara­lık 1949’da Em­ni­yet evim­de ara­ma yap­tı, ben de ya­ka­lan­ma­mak için kaç­tım, kur­de­le­le­ri da­ğıt­ma­ya fır­sa­tım ol­ma­dı.
Şu­nu da söy­le­me­li­yim, Ma­ria Mar­ti­ca ile teş­ki­lât mer­ke­zi­ne git­ti­ği­miz­de Cos­tică Ban­cu ve Cos­tică Glo­dea­nu’un ver­dik­le­ri 900 le­yi de ver­dim, ken­dim­den de, ba­ğış ola­rak 5 ki­lo be­yaz pey­nir ver­dim.
(A.S.R.İ., fond P, do­sar 2280, cilt I, s. 199-200
Em­ni­yet Ar­şiv ka­yıt no.su).
*
27 Şu­bat 1953 ta­ri­hin­de Bük­reş As­ke­ri Sav­cı­lık ta­ra­fın­dan ha­zır­la­nan 81 no.lu İd­dia­na­me­de Ali Os­man Bek­mam­bet ile il­gi­li bö­lüm :
Ali Os­man Bek­mam­bet le­jyo­ner ha­re­ke­ti­ne 1937 yı­lın­da ya­zı­lıp fa­al ça­lış­ma­lar­da bu­lun­du, bu­nun ne­ti­ce­sin­de Va­lea Seacă’da hüc­re şe­fi ol­du.
1934-1935 yıl­la­rın­da sa­nık Va­lea Seacă’da ta­tar genç­lik teş­ki­lâ­tı­nı kur­du ve Kı­rım’ın, sö­züm ona, kur­tu­lu­şu ve ba­ğım­sız bir ta­tar dev­le­ti­nin ku­rul­ma­sı için yo­ğun  ça­lış­ma­lar yap­tı.
Bu ça­lış­ma­sı­nı sa­nık 1943 yı­lı­na ka­dar sür­dür­dü. Bu ta­rih­te,  Sov­yet­le­re kar­şı sa­va­şın cep­he­sin­de Al­man or­du­suy­la iş­bir­li­ği ya­pan Kı­rım­lı mil­li­yet­çi grup­la­rı Kös­ten­ce’ye gel­dik­le­rin­de sa­nık on­la­ra pa­ra, gı­da ve ba­rın­ma im­kân­la­rı sağ­la­mak sü­re­tiy­le yar­dım et­me­ye baş­la­dı ve bu işe 23 Ağus­tos 1944 ta­ri­hin­den (Sov­yet­ler Ro­man­ya’yı iş­gal edip ko­mü­nist bir ida­re ku­rul­duk­tan) son­ra da de­vam et­ti.
1941 yı­lın­da, Sov­yet­ler Bir­li­ği­ne kar­şı sa­va­şa­cak gö­nül­lü­le­rin lis­te­si­ni çı­kar­mak mak­sa­dıy­la Tür­ki­ye’den özel ola­rak ge­len Müs­te­cib Ül­kü­sal’ın Kös­ten­ce’de­ki İm­pe­rial Ote­lin­de ter­tip­le­di­ği giz­li top­lan­tı­ya sa­nık Ali Os­man Bek­mam­bet de iş­ti­rak et­ti. Kı­rım’a gi­de­rek Sov­yet­ler Bir­li­ği­ne kar­şı sa­va­şa­cak­la­rın lis­te­si­ne sa­nık da ya­zıl­dı.
1948 yı­lı­nın son­ba­ha­rın­da, Ne­cip Fa­zıl’ın tu­tuk­lan­ma­sın­dan son­ra sa­nık, Am­di Nus­ret’i Tür­ki­ye’ye ka­çı­şı­na ka­dar Va­lea Seacă’da evin­de ba­rın­dır­dı.
Bu gün­ler­de sa­nık, ken­di­si­ne ve Kı­rım­lı­la­ra Tür­ki­ye’den pa­ra yar­dı­mın­da bu­lu­na­ca­ğı­nı va­ad eden Am­di Nus­ret’ten, Kı­rım­lı sı­ğın­ma­cı­la­ra yar­dım et­me işi­ne de­vam et­me­si ve ça­ba­la­rı­nı art­tır­ma­sı için ta­li­mat al­dı.
1949 yı­lı­nın ilk­ba­ha­rın­da sa­nık, İrs­mam­bet Yu­suf’un Va­lea Seacă’da, Ey­üp Me­na­li’nın evin­de ter­tip­le­di­ği top­lan­tı­ya ka­tıl­dı. Bu top­lan­tı­da mey­da­na ge­ti­ri­len Kı­rım­lı­la­ra yar­dım ko­mi­te­sin­de, sa­nık üye se­çil­di.
1949 yı­lı­nın Ey­lû­lün­de sa­nık, Con­stan­tin Glo­dea­nu ad­lı ki­şi ta­ra­fın­dan Kös­ten­ce’de bir kar­şı dev­rim­ci bir teş­ki­lâ­tın var­lı­ğın­dan ha­ber­dar edil­di.
Soh­bet­le­rin­de Con­stan­tin Glo­dea­nu  ken­di­si­ne Kös­ten­ce’de, muh­te­mel bir sa­vaş­ta mev­cut re­ji­mi de­vir­mek is­te­yen, “Ma­rea” (De­niz) adın­da bir kar­şı dev­rim­ci bir teş­ki­lâ­tın bu­lun­du­ğu­nu an­lat­tı.
Con­stan­tin Glo­dea­nu’nun bu yer al­tı teş­ki­lâ­ta ken­di­si­nin de ka­tıl­ma­sı tek­li­fi­ne sa­nık ka­tıl­ma­ya ra­zı ol­du ve bu amaç­la, Kös­ten­ce’ye gi­de­rek giz­li teş­ki­lâ­tın baş­ka­nı olan Ne­gu­les­cu İon ile gö­rüş­tü. Bu şa­hıs, teş­ki­lât­la­rı­nın çok güç­lü ol­du­ğu­nu, Bük­reş’te­ki bü­yük adam­lar­la ir­ti­bat­ta bu­lun­du­ğu­nu ve sa­vaş baş­la­dı­ğı an­da en önem­li ku­rum­la­ra el ko­ya­rak ha­li­ha­zır­da­ki re­ji­mi de­vi­re­cek­le­ri­ni an­lat­tı. Bu ve­si­le ile giz­li teş­ki­lâ­tın baş­ka­nı Ne­gu­les­cu İon sa­nı­ğa Va­lea Seacă’da bir yer al­tı grup­la­rı­nın bu­lun­du­ğu­nu, fa­kat çok az üye­li ol­du­ğu­nu, sa­yı­la­rı­nı art­tır­mak için ye­ni üye­ler bul­ma­la­rı ge­rek­ti­ği­ni söy­le­di. Sa­nık teş­ki­lâ­ta müm­kün ol­du­ğu ka­dar çok üye çek­me­ye ça­lış­tı ve bu uğur­da le­jyo­ner eği­lim­li Ma­ria Mar­ti­ca ile, Purcărea ad­lı ki­şi ile ve daha bir­çok­la­rı ile gö­rüş­tü, mer­ke­zi Kös­ten­ce’de bu­lu­nan teş­ki­lâ­tın Va­lea Seacă şu­be­sine ya­zıl­ma­la­rı­nı tek­lif et­ti. Sa­nık, Kös­ten­ce’de­ki teş­ki­lât mer­ke­zin­de gö­rev­li Pe­rie?ea­nu ad­lı ki­şi va­sı­ta­sıy­le yer al­tı teş­ki­lâ­tı­na ai­dat gön­der­di. 1949 yı­lı Ekim ayın­da sa­nık, Con­stan­tin Glo­dea­nu’dan Va­lea Seacă sa­kin­le­ri­ne da­ğı­tıl­mak üze­re, Kös­ten­ce’de­ki giz­li teş­ki­lâ­tı­nın gön­der­di­ği 25 adet ta­raf­tar­lık alâ­me­ti kur­de­le tes­lim al­dı. Sa­nık ay­rı­ca Cos­tică Ban­cu ve Cos­tică Glo­dea­nu’dan top­la­dı­ğı 900 ley ile ken­din­den 5 ki­lo be­yaz pey­ni­ri teş­ki­lâ­ta şah­sen gö­tü­rüp ver­di. Ara­lık 1949’da res­mî ma­kam­lar ta­ra­fın­dan ya­ka­lan­ma­mak için sa­nık ika­met­gâ­hın­dan ka­yıp­la­ra ka­rış­tı ve Mart 1950’ye ka­dar Brăila (İb­rail) müs­lü­man me­zar­lı­ğı­nın bek­çi­si Omer Gias­cu Ag­lo’nun (yan­lış ya­zıl­mış, Ömer G. Aş­çı­oğ­lu gi­bi bir isim her­hal­de) evin­de giz­len­miş. Bu­ra­da iken Kı­rım­lı mül­te­ci Ani­fe Özen­baş­lı ai­le­si­ni zi­ya­ret edi­yor­du. Brăila’dan ay­rıl­dık­tan son­ra sa­nık sı­ray­la Ali­me Nur­mam­bet ad­lı ki­şi­de, 1951 yı­lı­nın Eki­mi­ne ka­dar Va­lea Seacă’da­ki ye­ğe­ni Rı­za Asan’da kal­dık­tan son­ra Kös­ten­ce’ye geç­ti. Bu­ra­da Müs­te­cib Hü­se­yin ve İrs­mam­bet Yu­suf ile te­mas sağ­la­dı ve bun­lar ken­di­si­ni, tu­tuk­la­nın­ca­ya ka­dar evin­de kal­dı­ğı Fa­zıl İs­lâm’ın ya­nı­na yer­leş­tir­di­ler. Kös­ten­ce’ye dön­me­si­nin se­be­bi Tür­ki­ye’ye kaç­ma­nın ça­re­si­ni ara­mak­tı.
(A.S.R.İ., fond P, do­sar 2280, cilt I, s. 2- 23,
İd­dia­na­me­nin Em­ni­yet Ar­şiv ka­yıt no.su).
*
Bü­yük Ta­tar Gru­bu Da­va­sı­nın 11 Mart 1953 ta­rih­li 179 no. lu ka­rar met­nin­de Ali Os­man Bek­mam­bet Efen­di için şun­lar ya­zı­lı­dır :
“Mah­ke­me, Hal­kı­mız na­mı­na
C.K mad­de 191 pa­ra­graf 1, mad­de 193, 25 mad­de ba­his 6, 224 ile 226 ve 184 mad­de­ler bir­lik­te, As­ke­ri K. 304 ve 463 mad­de­le­ri­ne is­ti­na­den mah­kûm eder :
1. İrs­mam­bet Yu­suf’u …
2. Müs­te­cib Hü­se­yin’i …
3. Me­met Men­du’yu …
4. Ali Os­man Bek­mam­bet’i ka­mu dü­ze­ni­ne kar­şı iş­le­di­ği hain­lik­le­ri için 20 yıl ça­lış­ma kam­pı, 10 yıl si­vil hak­la­rın­dan mah­ru­mi­yet ve şah­si mal­la­rı­nın mü­sa­de­re­si,
Bir ya­ban­cı ül­ke­nin em­ni­ye­ti­ne kar­şı fi­il­le­ri için 10 yıl ale­lâ­de tu­tuk­lu­luk.
500 (beş­yüz) ley mah­ke­me mas­raf­la­rı­na mec­bur eder ve 17 Şu­bat 1951 ta­ri­hi­ni ce­za­nın baş­lan­gı­cı ola­rak ka­bul eder.
C.K. 101 mad­de­si­ne gö­re sa­nık 20 (yir­mi) yıl ça­lış­ma kam­pın­da ka­la­cak, 10 yıl me­de­ni hak­la­rın­dan mah­rum ola­cak, şah­si mal­la­rı mü­sa­de­re edi­le­cek­tir.”
Kay­nak : Ro­man­ya Müs­lü­man Ta­tar Türk­le­ri
De­mo­krat Bir­li­ği ve Kös­ten­ce “Ovi­di­us” Üni­ver­si­te­si
Ta­rih Fa­kül­te­si­nin or­tak ya­yı­nı eser :
Tăta­rii în İs­to­ria Ro­mâ­ni­lor – Mun­te­nia – Con­stanţa 2004

*
Du­ruş­ma­lar bi­tip ce­za­lar bi­çil­dik­ten son­ra Ali Os­man Efen­di, di­ğer bü­tün mah­küm­lar gi­bi, bir ce­za­e­vin­den öbü­rü­ne do­laş­tı­rı­lır: Bük­reş, Ji­la­va, Dob­ru­ca’da­ki Mid­ye Bur­nu’nun taş ocak­la­rı, Tran­sil­van­ya’da­ki Ai­ud, Cav­nic ve Baia Sprie ma­den ocak­la­rı, Gher­la, Tu­na bo­yun­da­ki Sal­cia, Aga­va, Grădi­na dev­let üret­me çift­lik­le­ri ve tek­rar Ai­ud ha­pi­sa­ne­si.
“Ai­ud mah­bu­sı eñ zor­lı, en dertlí, tu­tuqlı­nıñ ömrín aşa­ğan mah­bus­lar­dan bírísí edí. On­da qa­pa­lı tur­ğan­la­rın ba­zı­la­rı deldíre, has­ta­la­na. Öl­gen­lerí köp bol­dı. Oda­lar Ai­ud’ta ekí met­re keníşlíkte, üç bu­çuk uzun­luqta, ekí sek­sen yük­seklíkte. İçe­cek su şe­lek için­de, WC üçün şe­lek oda için­de. Yaz kün­le­ri şe­lek­tekí pislíkníñ ko­ku­la­rın ayt­ma­yım. Er­ten bír de ak­şam, şe­lek­tekí pislíklerní bo­şa­ta edík. Her oda­da dört demír kar­yo­la bar edí. Ekíşer ekíşer, üst üst­ke sa­lın­ğan, ara­la­rı qırq san­tim.
Men bu zor şart­lar­da, ka­ran­ğı kün­ler­de, kut­sal ki­ta­bı­mız Kur’an Ke­rim­den şu ekí ayet­men ya­şa­dım : Ba­ka­ra su­resíníñ yüz ellí üçüncí ayetín so­nu, bír de Al İm­ran su­resíníñ yüz qırq al­tın­cı ayetíníñ so­nı mením mo­ralím ku­vet­lendíre edí. Köp de­fa­lar En­bi­ya su­resíñíñ sek­sen yedíncí ayetín son betín köp oqıy edím. …
1964 yı­lı­nın Ni­sa­nın­da kur­tul­du.
“Er­tesí kün sa­at do­quz qa­rar­la­rın­da Bük­reş’ke keldík. Kös­tencí’ge o sa­at­te tren yok eken. Üy­le­den son­ra sa­at üç­te bar. Sa­at üç­te tren­ge míndík, tren cö­nedí. Mec­di­ye’ge kel­gen­de sa­bah ca­rıqlan­ma­ğa baş­la­dı Mur­fat­lar’ğa kel­geşí kün tuwdı. (An­la­şı­lan, bin­dik­le­ri tren bir “per­so­nal”, ya­vaş gi­den, her du­rak­ta du­ran, Bük­reş-Kös­ten­ce ara­sı 217 ki­lo­met­re­lik yo­lu 12 sa­at­te alan bir pos­ta tre­ni idi.)
Tren­de bol­ğan ar­qa­daş­lar­man sa­rılş­ıp ayı­rıl­dım. Tren­den tüştím, pe­ron­da bír kíşí men­den közín ayır­may. Öz özíme, bu bír se­ku­rist (giz­li po­lis men­su­bu) bol­sa ke­rek, dedím. Col­ğa şıqtım, üy­ge doğ­rı ca­yav ke­te­men. Tor­ba­lar qo­lum­da. Bír ara­da ar­tı­ma qa­ra­dım, pe­ron­da ma­ğa qa­ra­ğan kíşí ar­tım­dan ke­li­ya­tır, men cü­re­men, o cü­re, ar­tım­dan yetíştí. Ma­ğa ro­men­ce “Ali ağa, sensín mí ?” dep sor­du. “Evet, men­men,” dedím. “Mení ta­nı­may­sıñ mı ? dedí. Men Gică’man, qomş­ıñız­man.”
Men üy­den ket­ken­de on yaş­la­rın­da edí, üy bol­ğan, ba­la şa­ğa sa­hib bol­ğan, ya­şı da yir­mi yedí bol­ğan. Col­da “Bízímkíler níşliy ?” dep sor­dım. “Hepsí arü, şímdí üyíñe bar­ğan­da körírsín,” ded?.
Sa­at sekíz qa­rar­la­rın­da üyü­müz­ge keldím. Qa­pı­ğa yak­laş­tım, üy­den bír qız şıqtı, tü­şüníp, bu mením qı­zım mı, yoqsa bal­dı­zım mı, dep tur­ğan­da, ma­ğa ro­men­ce “Sen mın­da kímní qa­ray­sıñ ?” dedí. Men de ro­men­ce “Ma­dam Ali mın­da otu­ra mı ? dedím. “Evet, mın­da otu­ra. “Ha­nım qız, mı­nav tor­ba­lar­nı al­sa, yo­rul­dım”, dedím. Al­dı, tor­ba­lar­da atım ya­zı­lı edí . Oqıy ! “Ba­bay, sensín mí ?” dedí. Men de “Ül­kü, sensín mí ?” dep o man qu­şaqla­şıp, o da “Ba­bay, sen qay­dan şıqtıñ, qay­dan ke­li­ya­tır­sın ? dep ba­qı­rıp ba­qı­rıp cı­lay ! Eşím, Ül­kü’níñ ba­qı­rıp cı­la­ğa­nın eşíte, tı­şar­ğa şı­ğa, onıñ ar­tın­dan kíşke­ne ulum da şı­ğa. Ne körsín ? Qız ba­ba­ğa sa­rıl­ğan, qu­va­nıp qu­va­nıp cı­lay ! Qa­ra­dım, eşím men? kör­ge­men, şaş­kın hal­de, özín coy­ta­ya­tır. “Men qur­tul­dım” dep ay­ta­ya­tır­ğan­da, bír caş ma­ğa sa­rıl­dı. “Bu kím ?” dep sor­dım. “Bu seníñ taş­lap ket­ken on ay­lıq ba­lañ” de­dì. Men qur­tu­lıp kel­gen­de on al­tı ya­şın­da tap­tım, ta­nı­ma­dım.
Üy­ge kír­dík, eşím ma­ğa “üs­tüñ­de­kí kí­yím­le­ríñ de­ñíş­tír­se, kö­zay­dın­ğa kel­gen-ket­ken bo­lır” de­dí. Oda­ğa kí­ríp kí­yím­le­rím de­ñíş­tír­ge­şí üç dört da­qıy­qa geç­tí.
Kíyíníp şıqtım, otur­ğan oda­ğa kírdím. Şu ara­da oda qı­sım aqra­ba, qo­nu-qomşı, ta­nış-bílíşmen tol­ğan. Hepísí köz ay­dın­ğa kel­gen­ler. Otuz ya­şın­dan yu­qa­rı bol­ğan­lar­nı ta­nı­dım, anav bírlerín ta­nı­ma­dım.
Şaytíp, on beş cıl­dan son üy­ge keldím. Men 1949’da üy­den qa­şıp ket­ken­de Er­kin ulum beş ya­şın­da edí. Qur­tu­lıp kel­gen­de yírmí ya­şın­da tap­tım. Qı­zım üç ya­şın­da edí, men qur­tu­lıp kel­gen­de on sekíz ya­şın­da. Kíşke­nem Yıl­maz on ay­lık edí, men kel­gen­de on al­tı ya­şın­da edí.
Qur­tu­lıp kel­gen son, ekí haf­ta geş­medí, mení İş Tap­ma Qu­ru­mı­na, Me­ci­di­ye’ge şa­qır­dı­lar. Ça­lış­maq üçün mení, mej­bu­ren Va­lul Trai­an’ğa (Ha­san­ça’ğa) odun de­po­su­na ha­mal berdíler. On­da dört ay ça­lış­tım. Dört ay­dan son Cer­na­vo­da’da (Bo­ğaz­köy’de) bír şan­ti­yer­de de­po me­mu­rı bol­dım. On­da bír cıl al­tı ay ça­lış­tım. Son­ra üç cıl Ba­ba­dağ qa­sa­ba­sın­da ho­ca va­zi­fesín ya­sa­dım. 1969 cı­lı­nın son kün­lerínde ho­ca­lıqman Ba­sa­rab’qa (Mur­fat­lar / Ta­tar Nur­bat’qa) avuş­tım. Yírmí cıl Ba­sa­rab’ta ho­ca­lıq ya­sap emeklí bol­dım. …
Qur­tu­lıp üyü­me keldím, bírkaş va­qıt geş­ken son, bír kün eşímden sor­dım : Emel Mec­mu­a­la­rı tu­ra mı ? Ata­lar sözí, şıñ­lar, cır­lar, ta­tar­ca ya­zıl­ğan şi­ir­ler def­terímní sor­dım. (Emel Mec­mu­a­sı­nın 1939 yı­lı Ni­sa­nın­da çı­kan 137 no.lu sa­yı­sın­da Omur­ça­lı Ali Os­man efen­di­nin top­la­dı­ğı ata söz­le­ri­nin bir kıs­mı ba­sı­lı­dır. – S.O.). “Qor­qıp hepsíní caqtıq” dedí. Ne qa­dar acın­dım. Yírmí cıl­da top­la­ğan şi­ir­ler, ata­lar sözí, şıñ­lar, cır­lar, tap­ma­şa­lar, taa baş­ka­la­rı ya­zı­lı edí. Emel mec­mu­a­la­rı, hepísí cılt­lı edí.
Eşím Pi­ra­ye, Mec­di­ye­li Fer­had efendíníñ qı­zı. Fer­hat efendí, şairímíz Meh­met Ni­ya­zi men dost-ar­qa­daş eken­ler. Eşím doğ­dı­ğı za­man, şairímíz Meh­met Ni­ya­zi dört sa­tır­lı bír şi­ir yaz­ğan eşím aqqın­da. Bu dört mıs­ra­lı ya­zı ipek­men íşlenmíş, du­var­da asuv­lı tu­ra edí. “Onı da caqtıq”, dedí …
1989 cı­lı­nın son kün­lerínde, Ara­lık ayın­da Ro­man­ya’da bol­ğan in­kı­lap­tan son­ra, 1990 cı­lın­da, Ma­yı­sın son kün­lerínde Kös­ten­ce şehírínde “Kül­tür Üyí” sa­lo­nun­da er­kek ka­dın, caş, kız, bír top­lan­tı ya­sal­dı. Top­lan­tı­ğa qa­la­ba­lıq halq keldí. Bu top­lan­tı­da ba­zı qa­rar­lar alın­dı.
Bíríncí qa­rar, bír ta­tar yö­netím qu­ru­lu qur­maq me­se­lesí bol­dı, qur­maq içün qa­rar alın­dı.
Baş­qan, baş­qan yar­dım­cı­sı, vez­ne­dar, yaz­man, üye­ler ayı­rıl­dı. Yö­netím ça­lış­ma­ğa baş­la­dı. Baş­qan ola­raq Ek­rem Menlíbay ayı­rıl­dı. Ekí cıl­dan son­ra seçím ya­sal­dı, Ünal Mam­bet’ní ayır­dı­lar. Bu ha­tı­ra­la­rım yaz­ya­tır­ğan­da (2001 yı­lın­da) ekí tret Ne­cat Sa­li baş­qan ayı­rıl­dı.
Baş­qan­lar yö­netímní arü yö­nettíler. Şairímíz Meh­met Ni­ya­zi’nıñ kabrí ba­şın­da an­ma tö­rení ya­sal­dı. Sim­poz­yon­lar, zi­ya­ret­ler, an­ma­lar, Qı­rım’ğa yar­dım­lar ya­sal­dı.
1990 cı­lın­dan 2000 cı­lı­na qa­dar 4-5 ke­re Qı­rım’ğa ketíldí. Qa­sa­ba, köy­ler­de teş­ki­lât­lar ya­sal­dı. Ro­man­ya’da köp cıl­lar­dan son­ra bír “Qa­ra­deñíz” ga­za­ta­sı şıqtı, halq ara­sın­da qu­vanç­man oqul­ma­ğa baş­la­dı. 1993, 1994, 1996 cıl­la­rın­da Cur­tı­mız Qı­rım’ğa ba­rıp Qı­rım’nı kör­mek qu­van­cı­man ya­şa­dım. …
Ekíncí bír qu­va­nı­şım 1994 cı­lın­da (1995 yı­lın­da, 29 Ocak­ta idi. – S.O.) İs­tan­bul-Üs­kü­dar be­le­di­ye sa­lo­nun­da dün­ya­nıñ her kö­şesínden kel­gen ta­tar hal­qı­nıñ qar­şı­sın­da Mil­li Mec­lisíñ Baş­qa­nı Mus­ta­fa Ce­mil Qı­rı­moğ­lu dört kíşíní Qı­rım qal­pa­ğı­man şe­ref­lendírdí.
Bu mením 67 cıl bu col­da cür­gením, ça­lış­qa­nım, bír ga­ye üçün mah­bus­ta qa­pal­ğa­nım­nıñ mü­kâ­fa­tı­dır.
Men­men ba­ra­bar bu şe­reflí da­qıy­qa­lar­nı pay­laş­qan­lar, da­kıy­qa­lar­ca al­qış­lar­man, Qı­rım qal­pa­ğın baş­la­rın­da ta­şı­ğan Müs­te­cib Ül­kü­sal, İsa Yu­suf Alp­te­kin, Müs­te­cib Sa­me­din’dir.
Curt aş­qı­man, curt sü­ygísímen, bírlíkmen ve doğ­ru­luqman ça­lış­qan bír caş ne mut­lu !”
(Kay­nak : Ali Os­man Bek­mam­bet – Keş­ken Kün­ler, 2001 Kös­ten­ce – Ro­man­ya Müs­lü­man Ta­tar-Türk­le­ri De­mo­krat Bir­li­ği­nin ya­yı­nı).
*
Ali Os­man Efen­di bu­gün iler­le­miş ya­şı­na rağ­men, Kös­ten­ce Kı­rım Ta­tar Der­ne­ği­nin ça­lış­ma­la­rı­nı alâ­ka ile iz­ler, Kı­rım’dan ge­len her mi­sa­fi­ri gör­me­ye can atar, “Kı­rım bal­la­rın­dan” Kı­rım’a ve Mus­ta­fa Ce­mil Kı­rı­moğ­lu’na se­lâm­la­rı­nı gön­de­rir. Bah­çe­sa­ray Der­gi­si ola­rak ken­di­si­ne ni­ce sağ­lık­lı ve mut­lu yıl­lar di­le­riz.

Zafer KARATAY

Ey­lül ayı so­nu Ekim ayı baş­la­rın­da ABD’ne özel bir zi­ya­ret için git­tim. New York’ta Bro­ok­lyn sem­tin­de bu­lu­nan Kı­rım Türk­le­ri Ame­ri­kan Bir­li­ği Der­ne­ği­mi­zi de zi­ya­ret et­me fır­sa­tım ol­du. 4 Ekim ge­ce­si Kur­ban Bay­ra­mı ba­lo­su­na ce­mi­ye­ti­mi­zin Ge­nel Sek­re­te­ri Ay­şe Ta­kıl ve eşi Ha­san Ta­kıl ile ce­mi­ye­te var­dı­ğı­mız­da ha­zır­lık­lar var­dı. Der­ne­ğin es­ki baş­kan­la­rın­dan Rüs­tem Bor­lu­ca ile gi­de­cek­tik, ama onun anî ra­hat­sız­lı­ğı ve ame­li­yat ol­ma­sı se­be­biy­le o ge­le­me­miş­ti. İnş­al­lah kı­sa za­man­da sağ­lı­ğı­na ka­vu­şur Kı­rım’a hiz­met­le­ri­ni sür­dü­rür.
New York’ta­ki ce­mi­ye­ti­miz 1961 yı­lın­da res­men ku­rul­muş. İlk baş­ka­nı da İb­ra­him Dül­ger. Ce­mi­ye­te ay­rı­ca İs­mail Yük­sel, Ham­di Ba­ga­li, Ze­ke­ri­ya Cen­giz, Fik­ret Yur­ter, Yu­nus Ez­gin, Rauf Ha­ci­og­lu, Mus­ta­fa Gü­nol, Rı­za Gu­lum, Şe­fik Gür­de­mir, Ya­kup Çi­len, İz­zet Ka­ra, Ru­şen Ta­ba­ru, Se­yit Ah­met Kı­rım­ca, Ke­mal Ku­run, Rüs­tem Bor­lu­ca ve Hu­ri­ye Al­tan baş­kan­lık yap­mış­lar. Hiz­met bay­ra­ğı­nı ta­şı­mış­lar.
Ce­mi­yet bi­na­sı­nın en üst ka­tın­da, top­lan­tı­la­rın, ye­mek­le­rin, eğ­len­ce­le­rin ya­pıl­dı­ğı ge­niş bir sa­lon var. Böy­le bir bi­na Tür­ki­ye’de­ki hiç bir Kı­rım der­ne­ğin­de yok. Gi­riş ka­tın­da sa­yı­sı git­tik­çe aza­lan öğ­ren­ci­le­riy­le fa­a­li­ye­ti­ni sür­dü­ren İs­mail Gas­pı­ra­lı oku­lu­nun sı­nıf­la­rı var. Ay­rı­ca  yö­ne­tim oda­la­rı da gi­riş ka­tın­da. Ce­mi­ye­tin alt ka­tın­da, ayrı bir gi­rişi de olan Kı­rım Ca­mi­si var. Ve­fat eden ce­mi­yet men­sup­la­rı­nın ce­naze­le­ri bu­ra­da yı­ka­nı­yor, ce­na­ze na­maz­la­rı kı­lı­nı­yor. Biz ora­da iken Resmi­ye Mol­bay­lı ve­fat et­ti. Baş­ka şe­hir­de ol­du­ğu­muz için ce­mi­ye­ti­miz­de­ki ce­na­ze na­ma­zı­na ka­tı­la­ma­dık. Res­mi­ye Mol­bay­lı, geç­ti­ği­miz yıl­lar­da kay­bet­ti­ği­miz Kı­rım’a, özel­lik­le öğ­ren­ci­le­ri­mi­ze yap­tı­ğı hiz­met­ler­le ta­nı­dı­ğı­mız Kı­rım Ame­ri­kan Ka­dın­lar Bir­li­ği’­nin es­ki baş­ka­nı Rem­zi­ye Mol­bay­lı ve bu teş­ki­lâtı­mı­zın şim­di­ki baş­ka­nı Hüsn­iye Kı­zıl­tuğ’un an­ne­le­riy­di. Al­lah rah­met ey­le­sin.
Bu se­ne se­çi­len Ni­ya­zi Kı­roğ­lu ile ta­nış­tık. Gı­ya­ben bir­bi­ri­mi­zi ta­nı­yor­duk ama ilk de­fa yüz yü­ze gö­rü­şü­yor­duk. Ge­ce­ye ge­len hemş­eh­ri­le­ri­miz­le, daha ön­ce­den ta­nı­dı­ğım dost­lar­la ko­nuş­tuk has­ret gi­der­dik.
Kur­ban bay­ra­mı ba­lo­su der­nek baş­ka­nı Ni­ya­zi Kı­roğ­lu’nun konuş­ma­sı ile baş­la­dı. Daha son­ra ce­mi­ye­te hiz­me­ti ge­çen­le­re ve Ra­ma­zan ayı bo­yun­ca her ak­şam ce­mi­yet­te if­tar ye­mek­le­ri­ni pi­şi­rip ik­ram eden ka­dın­lar ko­lu üye­le­ri­ne bi­rer te­şek­kür pla­ke­ti ve­ril­di. Bu se­ne gö­re­ve baş­la­yan ce­mi­ye­ti­miz ca­mi­si­nin ima­mı es­ki Kon­ya Müf­tü­sü sa­yın Şa­ban  eb­ru üze­ri­ne hat ile isim­le­rin ya­zıl­dı­ğı bu pla­ket­ler­den Kı­rım’a yap­tı­ğı­mız hiz­met­ler ve bel­ge­sel­ler için şah­sı­ma ve Ne­şe Ka­ra­tay’a da baş­kan Ni­ya­zi Kı­roğ­lu ta­ra­fın­dan ce­mi­yet adı­na ve­ril­di.
Bu ve­si­ley­le ge­len­le­re Kı­rım ve Mil­lî Mü­ca­de­le­miz hak­kın­da bir ko­nuş­ma yap­tım. Ko­nuş­mam­dan son­ra ce­mi­yet ynetim kurulu üyesi ve İsmail Gaspıralı Okulu sorumlusu İl­ker Altaygil’in yü­rüt­tü­ğü ge­ce pro­gra­mı­na ge­çil­di. Ge­ce sü­rer­ken yö­ne­tim ku­ru­lu üye­le­riy­le bir ta­nış­ma top­lan­tı­sı yap­tık ve ya­pı­la­cak iş­ler­de iş­bir­li­ği ya­pıl­ma­sı ko­nu­sun­da fi­kir alış ve­ri­şin­de bu­lun­duk. Bu gö­rüş­me­de der­nek baş­kan­lı­ğı yap­mış olan Ru­şen Ta­ba­ru da var­dı.
Bu se­ya­ha­tim­de Ni­ya­zi Kı­roğ­lu’n­dan ön­ce­ki baş­kan Hu­ri­ye Al­tan ve on­dan ön­ce­ki baş­kan Rüs­tem Bor­lu­ca ile de Kı­rım’a dair ve ya­pı­la­cak­ işleri ko­nuş­tuk.
New York’ta­ki Kı­rım Der­ne­ği­miz as­lın­da im­kân­la­rı ve po­tan­si­ye­li açı­sın­dan Kı­rım’a ya­pa­bi­le­ce­ği hiz­me­tle­rin çok çok al­tın­da hiz­met ve­ri­yor. Ame­ri­ka gi­bi bir ül­ke­de ayak­ta kal­mak, bir ara­ya gel­mek, özel­lik­le ye­ni ne­sil­le­ri asi­mi­las­yon­dan kur­tar­mak çok çok zor.
Çocuk­la­rın, ye­ni ne­sil­le­rin di­nî ve mil­lî kim­lik­le­ri­ni, dil­le­ri­ni mu­ha­fa­za et­me­le­ri hiç de ko­lay de­ğil. Bu­nu ko­nuş­tu­ğum her­kes söy­lü­yor, her­kes ka­bul edi­yor, ama ce­mi­yet hız­la kan kay­be­di­yor. İlk de­fa dört se­ne ön­ce Ga­ma­lı Haç ile Kı­zıl Yıl­dız Ara­sın­da ad­lı bel­ge­se­li­mizin çe­kim­le­ri için ce­mi­ye­ti­mi­ze git­miş, ora­da özel­lik­le II.Dün­ya Sa­va­şı’n­dan Ssn­ra ora­ya yer­leş­miş Kı­rım Türk­le­riy­le rö­por­taj­lar yap­mış­tım. O za­man­dan bu­güne du­rum daha da kö­tü. Ce­mi­ye­ti­miz­de iç çekiş­me­ler, bir­bir­le­ri­ne kar­şı gü­ven­siz­lik­le­ri, iyi ni­yet­le hiz­met eden­le­ri de bık­tır­mış, yıl­dır­mış.
Ne ya­zık ­gö­rü­nen o ki New York’ta­ki ce­mi­ye­ti­miz men­sup­la­rı bu du­ru­ma ça­re bu­la­maz­lar­sa, bir ara­da ol­ma­nın, bir­lik­te mü­ca­de­le et­menin yo­lu­nu bu­la­maz­lar­sa yıl­lar bo­şa akıp gi­der. Ce­mi­ye­ti­miz­ de erir gi­der.

(Ola­yın ce­re­yan ta­ri­hi­nin ay ve gü­nü be­lir­le­ne­me­miş­se yıl ola­rak gö­te­ril­miş­tir.)
14 Ka­sım 1683: Mer­zi­fon­lu Ka­ra Mus­ta­fa Pa­şa’nın is­te­ği üze­ri­ne Mu­rad Gi­ray Han az­le­di­le­rek Kı­rım Han­lı­ğı tah­tı­na İkin­ci Ha­cı Gi­ray otur­tul­du.
İkin­ci Ha­cı Gi­ray, Se­lim Gi­ray ile bir­lik­te, Avus­tur­ya Se­fe­ri’ne ve Vi­ya­na Ku­şat­ma­sı’na ka­tıl­mış­tı. Bu­ra­da ce­sâ­ret ve kah­ra­man­lık gös­te­rip ün ka­zan­dı. Boz­gu­na uğ­ra­yan Os­man­lı or­du­su­nun ta­şı­mak­ta ol­du­ğu İs­lam bay­ra­ğı­nı düş­ma­nın eli­ne düş­mek­ten kur­tar­dı.
As­ker­le­ri ile bu sa­vaş­tan Kı­rım’a dö­ner­ken Bu­cak’ta­ki İs­mail ge­çi­di ya­nın­da Le­his­tan or­du­su­na rast­la­dı. Ara­la­rın­da mey­da­na ge­len çar­pış­ma­da Leh or­du­su­nu pe­ri­şan edip ko­mu­ta­nı­nı esir al­dı. Leh­li­le­ri Bu­cak’ tan dı­şa­rı at­tı.
Nu­red­din gö­re­vin­de bu­lu­nan Aza­mat Gi­ray’ı Bu­din Ka­le­si’nin im­da­dı­na gön­der­di. Ken­di­si mu­zaf­fer bir kah­ra­man ola­rak yur­du­na dön­dü. Mu­rad Gi­ray az­le­di­lin­ce, Vi­ya­na Ku­şat­ma­sı’nda­ki ba­şa­rı­la­rı se­be­biy­le  Kı­rım Han­lı­ğı tah­tı­na otur­tul­du.
İkin­ci Ha­cı Gi­ray eli sı­kı bir ki­şi idi. Bol bah­şiş al­ma­ya alış­mış olan ko­mu­tan­lar, ken­di­sin­den mem­nun kal­ma­yın­ca halk ara­sın­da fit­ne ve fe­sat to­hum­la­rı sa­çıp is­yan çı­kart­tı­lar. Hal­kı, Han’ın sa­ra­yı­na sal­dırt­tı­lar. Ha­zi­ne­si­ni ve mal­la­rı­nı yağ­ma et­tir­di­ler. Han, ca­nı­nı kur­tar­mak için mai­ye­ti ile ka­çıp Man­gup Ka­le­si’ne sı­ğın­mak zo­run­da kal­dı. Kal­gay Dev­let Gi­ray’ın bu is­ya­na se­yir­ci kal­ma­sı, Han’a yar­dım et­me­me­si akıl ve iyi ni­yet sâ­hip­le­ri­ni üz­müş­tür.
Bu olay­dan son­ra Kı­rım Han­lı­ğı’nın ile­ri ge­len­le­ri, Os­man­lı pâ­di­şa­hı­na baş­vu­rup hiç su­çu ol­ma­dı­ğı hal­de,  İkin­ci Ha­cı Gi­ray Han’ın az­li­ni is­te­di­ler. Ye­ri­ne Se­lim Gi­ray’ın han ola­rak gön­de­ril­me­si­ni ta­lep et­ti­ler. İs­tek ka­bul edil­di ve İkin­ci Ha­cı Gi­ray Han, Ro­dos Ada­sı’na sü­rül­dü, ora­da öl­dü.
İkin­ci Ha­cı Gi­ray Han, 41 yıl ya­şa­dı ve yal­nız 9 ay han­lık yap­tı.
10 Ağus­tos 1684: Hal­kın is­te­ği üze­ri­ne az­le­di­lip Ro­dos Ada­sı’na sür­gü­ne gön­de­ri­len İkin­ci Ha­cı Gi­ray Han’ın ye­ri­ne Ha­cı Se­lim Gi­ray Han, ikin­ci de­fa Kı­rım Han­lı­ğı tah­tı­na otur­tul­du.
Kı­rım’ın en bü­yük 5 ha­nın­dan bi­ri ve so­nun­cu­su olan Se­lim Gi­ray, ilk de­fa, 1671 yı­lın­da Kı­rım Ha­nı ol­muş ve 1678 yı­lı­na ka­dar ül­ke­si­ni 6 yıl 10 ay yö­net­tik­ten son­ra, az­le­di­le­rek ye­ri­ne Mu­rad Gi­ray, tah­ta otur­tul­muş­tu.
Se­lim Gi­ray ikin­ci de­fa Han tâ­yin edil­di­ği sı­ra­da Avus­tur­ya­lı­lar Os­man­lı mem­le­ke­ti­ne sal­dı­rıp Sof­ya ya­kın­la­rına ka­dar gel­di­ler. Pa­di­şah, bu­na kar­şı ge­rek­li ted­bir­le­ri al­mak ve ha­re­kâ­ta geç­mek için ve­zir­le­ri i1e Edir­ne’de bir as­ke­rî da­nış­ma mec­li­si top­la­dı. Bu mec­li­se ka­tıl­mak üze­re Se­lim Gi­ray da çağ­rıl­dı. Mec­lis­te ve­ri­len ka­ra­ra gö­re Kı­rım Ha­nı, Baş­ve­zi­rin mai­ye­tin­de Avus­tur­ya­lı­la­ra kar­şı sa­va­şa ka­tıl­mak­la gö­rev­len­di­ril­di.
Han, Edir­ne sı­nı­rı­na yak­laş­tı­ğı sı­ra­da, Rus­la­rın Ka­li­tiş bo­yar­la­rın­dan (1) Ga­liç adın­da­ki ge­ne­ra­lin ko­mu­ta­sı al­tın­da 200.000 as­ker­den ve 1.000 top­tan olu­şan bü­yük ve kuv­vet­li bir or­du ile Kı­rım’a sal­dır­mak üze­re sı­nı­rı ge­çip Or Ka­le­si’ne yü­rü­dü­ğü­nü ha­ber al­dı. Rus­lar Azak ve Ka­ra­de­niz sa­hil­le­rin­de­ki ka­le­le­ri ku­şat­mış­lar­dı. Se­lim Gi­ray beş gün için­de yıl­dı­rım hı­zıy­la Edir­ne’den Kı­rım’a gel­di. Se­kiz gün için­de ace­le ha­zır­lı­ğı­nı ya­pıp Rus­la­rın üs­tü­ne git­ti. Ka­ra Yıl­ga de­ni­len yer­de Rus­lar­la kar­şı­laş­tı. Ha­nın as­ker­le­ri Rus­lar­dan  az­dı.
Se­lim Gi­ray  or­du­su­nu  üçe  ayır­dı: Bi­rin­ci kol ken­di ko­mu­ta­sın­da oluş­tu­rul­du. İkin­ci kol, Kal­gay Dev­let Gi­ray’ın em­ri­ne ve­ril­di. Üçün­cü  kol, Aza­mat ve Se­la­met Gi­ray­la­rın ko­mu­ta­sın­da idi. Bu ter­tip üze­ri­ne Rus­lar­la sa­va­şa tu­tuş­tu­lar ve tam bir gün vu­ruş­tu­lar. Kı­rım­lı­lar alı­şıl­ma­mış bir ce­sa­ret ve us­ta­lık­la dö­vüş­tü­ler. Ak­şam ka­ran­lık ba­sın­ca sa­vaş dur­du. Han, beğ­le­rin, ko­mu­tan­la­rın ve ule­ma­nın ka­tıl­dı­ğı bir as­ke­rî da­nış­ma mec­li­si top­la­dı. İkin­ci gü­nü uy­gu­la­na­cak mu­ha­re­be pla­nı­nı ha­zır­la­dı. Er­te­si gü­nü cenk ye­ni­den baş­la­dı. Mu­ha­re­be­nin en şid­det­li bir anın­da Nu­red­din Sul­tan atın­dan ye­re atlla­yıp dal­kı­lıç Rus or­du­su­nun mer­ke­zi­ne sal­dır­dı. Bu­nu gö­ren Kı­rım as­ker­le­ri sa­şı­la­cak bir kah­ra­man­lık­la yıl­dı­rım gi­bi hü­cu­ma geç­ti­ler. Rus­la­rı şaş­kın­lı­ğa uğ­rat­tı­lar ve ge­ri at­tı­lar, bin ka­dar esir­le 30 top al­dı­lar. Fa­kat ta­ma­men mağ­lup ede­me­di­ler. Rus­lar pek ço­ktu­lar; bo­şa­lan sı­ra­la­rı ar­ka­dan ge­len­ler he­men dol­du­ru­yor­lar­dı. Bir ara to­par­lan­dı­lar, Or Ka­le­si’ne ya­kın Ku­yaş (Gü­neş) de­ni­len yer­de is­tih­kâm­lar ka­zıp sa­va­şı ye­ni­den kı­zış­tır­dı­lar.
Or Ka­le­si’nde­ki Kı­rım as­ke­ri­nin sa­yı­sı az­dı. Han, ağa­sı Ba­ha­dır Ağa’yı ka­le­ye ser­dar tâ­yin et­ti. Kı­rım as­ker­le­ri de Rus or­du­su­nun kar­şı­sı­na is­tih­kâm kaz­dı­lar. Rus­lar su yok­lu­ğun­dan zah­met çe­ki­yor­lar­dı. De­niz su­yu içi­yor­lar­dı. Ta­ham­mül­le­ri kal­ma­mış­tı. Kaç­mak is­ti­yor­lar­dı fa­kat bu­nu daha teh­li­ke­li gö­rü­yor­lar­dı. Bir hi­le­ye baş­vur­du­lar: Ev­vel­ce Rus uy­ruk­lu­ğu­nu al­mış olan Ala­nur ka­bi­le­si­nin rei­si Kal­muk Ağa’yı Han’a gön­de­rip ba­rış tek­lif et­ti­ler. Han da Yaş­lav ka­bi­le­si ile­ri ge­len­le­rin­den Ke­mal Mir­za­yı Rus­la­ra el­çi gön­der­di. Han, Rus­la­rın Kı­rım­lı­la­rı oya­la­yıp kaç­mak is­te­dik­le­ri­ni an­la­mış­tı. Bu­na gö­re ha­zır­lık ve ter­ti­ba­tı­nı yap­mış­tı. Ger­çek­ten bir sa­bah, düş­ma­nın or­ta­dan kay­bol­du­ğu­nu gö­ren Han pe­şine dü­şüp onu ko­va­la­ma­ya gi­riş­ti. Do­kuz­lu Oba ya­kın­la­rı­da ar­ka­sın­dan ye­ti­şip epey­ce­si­ni öl­dür­dük­ten son­ra sı­nı­rı­nın dı­şı­na at­tı.
Se­lim Gi­ray, 1689 yı­lın­da vu­ku bu­lan Os­man­lı Avus­tur­ya Sa­va­şı’na da çağ­rıl­dı. Kal­gay ve Nu­red­din Sul­tan­la­rı Kı­rım’ın sa­vun­ma­sı ve ko­run­ma­sı ile gö­rev­len­di­rip, ken­di­si or­du­su­nu alıp Ru­me­li’ye geç­ti. Hız­lı bir yü­rü­yüş ya­pan as­ker çok yo­rul­muş­tu. Tö­be Ço­krak de­ni­len yer­de 12 gün ka­lıp din­len­di­ler. Bu­ra­dan yo­la çı­kıp Fe­rah Ker­man’a ve ora­dan Yay­dib’e var­dı­lar. Bu­ra­da da bir­kaç gün din­le­nip yor­gun­luk­la­rı­nı gi­der­dik­ten son­ra Üs­küp’te düş­man or­du­su­na rast­la­dı­lar ve he­men sal­dı­rı­ya geç­ti­ler. Ka­ça­nik ge­çi­din­de düş­ma­nı boz­gu­na uğ­rat­tı­lar. Kar­boz adın­da­ki Her­sek voy­vo­da­sı­nı esir al­dı­lar.
Bu ça­tış­ma­da Kı­rım’ın meş­hur kah­ra­man­la­rın­dan Çe­le­bi oğ­lu Mus­ta­fa Ağa ve Ab­dur­ra­him Çe­le­bi gi­bi ki­şi­ler şe­hit ol­du­lar. Mu­ha­re­be, Mus­ta­fa Ağa’nın gös­ter­di­ği ola­ğa­nüs­tü ce­sâ­ret  sâ­ye­sin­de  ka­za­nıl­mış­tır. Bu za­fer üze­ri­ne Pa­di­şah Han’ı Edir­ne’ye dâ­vet et­ti, mem­nu­ni­yet ve tak­di­ri­ni bil­di­rip bol he­di­ye­ler ile gön­lü­nü al­dı, il­ti­fat et­ti.
Se­lim Gi­ray Han, Köp­rü­lü­za­de Mus­ta­fa Pa­şa ile ye­ni­den sa­va­şa gön­de­ril­di. Bel­grad Ka­le­si ona­rı­lıp sağ­lam­laş­tı­rıl­dı. Niş ka­sa­ba­sı­na dön­dük­le­ri za­man Han, oğ­lu ve Nu­red­din’i Aza­met Gi­ray’ın öl­dü­ğü­nü öğ­ren­di ve çok üzül­dü. Acı­sı­na da­ya­na­ma­yıp 1691’de Han­lık­tan is­ti­fa et­ti .Kı­şı Edir­ne ci­va­rın­da­ki Ti­mur­taş çift­li­ğin­de ge­çir­di.
Ye­ri­ne Am­ca­sı­nın oğ­lu Sea­det Gi­ray Han tâ­yin olun­du.
Se­lim Gi­ray İs­tan­bul’a ve ora­dan Mek­ke’ye gi­dip hac fa­ri­za­sı­nı eda et­ti ve Ha­cı ol­du. Hac­dan dö­nü­şün­de Pa­di­şah özel adam­la­rı­nı gön­de­rip Han’ı tö­ren­le kar­şı­lat­tı. He­di­ye­ler­le tal­tif et­ti. İka­me­ti için Si­liv­ri’de bir çift­lik tah­sis olun­du. Ha­cı Se­lim Gi­ray Han, 1692 yı­lın­da üçün­cü, 1702 yı­lın­da da dör­dün­cü de­fa Kı­rım Han­lı­ğı tah­tı­na otur­tul­du. Top­lam 21 yıl 9 ay han­lık yap­tı.
Ağus­tos 1684: Se­lim Gi­ray Han, Os­man­lı or­du­su ile bir­lik­te Le­his­tan Se­fe­ri’ne ka­tıl­dı.
Le­his­tan  kra­lı  Jan   So­bies­ki’nin  Avus­tur­ya  İm­pa­ra­to­ru Le­o­pold’e sağ­la­dı­ğı des­tek­le  ka­za­nı­lan Vi­ya­na Za­fe­ri, Avus­tur­ya için bü­yük bir ka­zanç ol­duy­sa da za­fe­ri el­de eden İm­pa­ra­tor, ken­di­si­ne bu bü­yük ba­şa­rı­yı te­min eden Le­his­tan Kı­ra­lı’na lâ­yık ol­du­ğu öne­mi ver­me­miş ve onu dış­la­mış­tı. Bun­dan son­ra Leh­li­ler Os­man­lı sı­nı­rı üze­rin­de aç­tık­la­rı cep­he­de mü­câ­de­le­ye de­vam et­ti­ler.
Es­ki Boğ­dan Be­yi Ste­fan, Leh­li­le­rin ya­nı­na kaç­tık­tan son­ra on­lar­la bir­lik­te sı­nır­da fa­a­li­yet­te bu­lun­mak­ta idi. Vi­ya­na boz­gu­nun­dan son­ra Ste­fan bu fa­a­li­ye­ti­ni art­tı­rıp, hat­tâ bir ara­lık Boğ­dan Voy­vo­da­sı Du­ka Bey’i bas­tı­ra­rak esir edip gö­tür­müş ol­du­ğun­dan onun ye­ri­ne İs­tan­bul’da bu­lu­nan es­ki Boğ­dan Zoy­vo­da­sı Di­mit­raş tâ­yin olu­nup gön­de­ril­di.
1684 yı­lı­nın  Ağus­tos ayın­da Le­his­tan Kra­lı Jan So­bies­ki,  80.000 ki­şi­lik bir kuv­vet­le Ka­ma­ni­çe üze­ri­ne gel­di. Plâ­nı ge­re­ğin­ce bu­ra­sı­nı al­dık­tan son­ra Boğ­dan’ı iş­gal ede­cek­ti. Ho­tin Ka­le­si kar­şı­sı­na ge­len So­bies­ki ka­le ta­ra­fı­na geç­mek için 30.000 ki­şi ayı­rıp bun­la­rı köp­rü kur­ma­ğa me­mur et­ti. Fa­kat gö­rev­li­ler, ne­hir taş­kı­nı ol­du­ğun­dan te­mel tut­tu­ra­ma­dı­lar. Köp­rü ya­pı­lın­ca­ya ka­dar 8.000 ki­şi,  Ba­ra­baş Ka­za­ğı’nı ko­ru­mak­la gö­rev­len­di­ril­di.
Bu sı­ra­da ikin­ci de­fa Kı­rım han­lı­ğı­na ta­yin edi­len Se­lim Gi­ray Han yüz bin ki­şi­lik bir kuv­vet­le se­fe­re çı­kıp Le­his­tan cep­he­si ser­da­rı Sa­rı Sü­ley­man Pa­şa ile Tur­la ya­ni Din­yestr neh­ri ke­na­rın­da bu­luş­ma­yı ka­rar­laş­tır­dık­la­rın­dan her iki­si de o ta­ra­fa ha­re­ket et­miş­ti.
Se­lim Gi­ray Han, bü­yük oğ­lu ve Kal­ga­yı Dev­let Gi­ray Sul­tan’a 30.000 ka­dar kuv­vet ve­rip Ho­tin önün­de­ki köp­rü­yü mu­ha­fa­za et­mek­te olan Ba­ra­baş Ka­zak­la­rı üze­ri­ne gön­der­di. Dev­let Gi­ray Sul­tan bun­la­ra bas­kın ya­pıp ya­ka­la­ya­rak he­men hep­si­ni kı­lıç­tan ge­çir­di.
Din­ye­per neh­ri ke­na­rı­na ge­lin­di­ği za­man Se­lim Gi­ray Han, yük­sek bir ye­re çı­kıp Kı­rım Türk­le­rin­den olu­şan  as­ker­le­ri­ne he­ye­can­lı ve yük­sek ses­le; ‘Di­ni­mi­ze za’f gel­mek­le her ta­raf­tan üze­ri­mi­ze din düş­man­la­rı sal­dır­dı ve za­fer­ler el­de et­ti. Gün, Ker­be­lâ gü­nü­dür. Bu sa­vaş, Âl-i Os­man için ve­ya be­nim için de­ğil­dir. Ölün­ce­ye ka­dar din uğ­ru­na ça­lı­şa­lım, din düş­ma­nı­na fır­sat ver­me­ye­lim ve kı­ya­me­te ka­dar iyi ad­la anı­la­lım.’ De­yip at­tan ine­rek sec­de­ye ka­pan­dı. O za­man, Kı­rım Türk as­ker­le­ri tit­re­şip ba­ğı­ra­rak düş­man­dan yüz çe­vir­me­ye­cek­le­ri­ne ve şe­hit olun­ca­ya ka­dar dö­vü­şe­cek­le­ri­ne ant iç­ti­ler ve der­hal ha­re­ke­te ge­çip Ho­tin önü­ne gel­di­ler.
Be­ri ta­raf­tan Le­his­tan cep­he­si ser­da­rı Sü­ley­man Pa­şa, mai­ye­tin­de­ki kuv­vet­le­riy­le İsak­çı’dan Kar­tal ya­ka­sı­na ge­çip yü­rür­ken, bir gün ev­vel ye­tiş­me­si hak­kın­da Kı­rım Ha­nı’ndan mek­tup alın­ca sü­rat­le ha­re­ket edip Tur­la ke­na­rın­da Se­lim Gi­ray’la bu­luş­tu. Han ve Os­man­lı kuv­vet­le­ri­nin gel­di­ği­ni ha­ber alan So­bies­ki taar­ru­za ce­sa­ret ede­me­ye­rek kuv­vet­le­ri­ni ge­ri çek­me­ye baş­la­dı. Her ta­raf­tan Os­man­lı ve Kı­rım as­ker­le­rin­ce sı­kış­tı­rıl­dı­ğın­dan çok za­yi­a­ta uğ­ra­dı. So­bies­ki bir iş ba­şa­ra­ma­dan çe­kil­miş ol­du­ğun­dan Sü­ley­man Pa­şa Ba­ba­da­ğı kış­la­ğı­na ve Kı­rım Ha­nı da ye­ri­ne dön­dü­ler. Bu cep­he olay­la­rı de­tay­la­rıy­la pâ­di­şâha bil­di­ril­di. Bu ba­şa­rı­dan mem­nun olan  Sul­tan Dör­dün­cü Meh­med Han, Se­lim Gi­ray Han  ile Sü­ley­man Pa­şa’ya ve mai­yet­le­ri­ne hil’at, kı­lıç ve de­ğer­li he­di­ye­ler gön­der­di.
1686: Rus­lar, Kı­rım’a ve Azak Ka­le­si’ne sal­dır­ma­ya baş­la­dı­lar.
Rus­lar, 1686 yı­lın­da Av­ru­pa’da ku­ru­lan mu­kad­des it­ti­fa­ka ka­tı­la­rak Kı­rım’a ve Azak Ka­le­si’ne sal­dır­dı­lar. Rus­lar’ın Kı­rım’ı is­ti­lâ te­şeb­büs­le­ri­ne kar­şı Kı­rım­lı­la­rın mü­da­fa­a­sı ve Be­sa­rab­ya’da Leh kuv­vet­le­ri­nin sal­dı­rı­la­rı­nı ber­ta­raf et­me­si ilk fe­lâ­ket­li sa­vaş yıl­la­rın­da Os­man­lı­la­rı bü­yük bir en­di­şe­den kur­tar­dı. Bun­dan baş­ka Kı­rım kuv­vet­le­ri­nin 1688’de Sır­bis­tan’da Ka­ça­nik Bo­ğa­zı’nda Habsburg or­du­su­nu püs­kürt­me­si sa­va­şın gi­di­şin­de bir dö­nüm no­kta­sı teş­kil et­ti. Ha­cı Se­lim Gi­ray, sa­va­şın so­nu­na ka­dar sık sık de­ği­şen sad­ra­zam ve pa­di­şah­lar kar­şı­sın­da uzun za­man mev­ki­i­ni ko­ru­ya­rak İs­tan­bul’da dev­let iş­le­rin­de üs­tün bir nü­fuz ka­zan­dı, hat­ta bir de­fa­sın­da pa­di­şah sad­ra­za­mı­nı se­çer­ken onun gö­rü­şü­nü da­hi al­mış­tı. Se­lim Gi­ray Han bu sâ­ye­de sa­va­şın sevk ve ida­re­sin­de bir­lik ve de­vam­lı­lık sağ­la­dı ve şüp­he­siz dev­le­tin daha bü­yük fe­lâ­ket­ler­den ko­run­ma­sın­da âmil ol­du. Bu­nun­la be­ra­ber, Se­lim Gi­ray Han’ın ül­ke­si dı­şın­da, Os­man­lı cep­he­le­rin­de bu­lun­ma­sın­dan ya­rar­la­nan Rus ça­rı, 1696’da Azak Ka­le­si’ni zap­te­de­rek 1700 yı­lın­da­ki İs­tan­bul Mu­a­he­de­si ile bu­ra­yı elin­de tut­ma­yı ba­şar­dı.
30 Ma­yıs 1689: Ha­cı Se­lim Gi­ray Han, Rus­la­ra kar­şı Pe­re­kop Za­fe­ri’ni ka­zan­dı.
İkin­ci Vi­ya­na Ku­şat­ma­sı’ndan son­ra Os­man­lı Or­du­su’nda bü­yük bir çö­zül­me baş­la­mış­tı. Bü­yük top­rak ka­yıp­la­rın­dan son­ra Vi­şe­grad, Uy­var ve Es­ter­gon gi­bi önem­li ka­le­ler ile Bu­din gi­bi 160 yıl­lık Türk yur­du el­den çık­mış­tı. He­men ar­dın­dan Eğ­ri Ka­le­si, 14 Ka­sım 1687’de vi­re ile tes­lim ol­du. 6 Ey­lül 1688’de İs­to­ni-Bel­grad ve he­men ar­dın­dan Szol­nok, Lip­pa, İl­lok ve Va­ra­din düş­man eli­ne geç­ti. Bosna Ceh­pe­si’nde Ban­ya­lu­ka, İz­vor­nik ve Gran­dis­ka ka­le­le­ri düş­tü.
Bu du­rum üze­ri­ne Edir­ne’de du­ru­mun mü­zâ­ke­re edil­me­si ve boz­gun­la­ra çâ­re bu­lun­ma­sı için dev­let er­kâ­nı­nın ka­tı­lı­mı ile top­lan­tı ya­pıl­dı. Top­lan­tı­da, Ha­cı Se­lim Gi­ray Han da bu­lun­du. Alı­nan ka­rar ge­re­ğin­ce, düş­man­la sa­vaş­ma­yıp as­ke­ri ile bir­lik­te cep­he ge­ri­si­ne çe­ki­len ve mer­kez­den gön­de­ri­len emir­le­ri din­le­me­yen Os­man Pa­şa’nın ya­ka­la­na­rak idam edil­me­si için Se­lim Gi­ray Han gö­rev­len­di­ril­di. Se­lim Gi­ray Han, Re­cep Pa­şa ile bir­lik­te bu gö­re­vi ifa et­tik­ten he­men son­ra, Rus­la­rın bü­yük bir kuv­vet­le Kı­rım’a sal­dır­dık­la­rı ha­be­ri gel­di. Se­lim Gi­ray Han, der­hal ge­ri dö­ne­rek bü­yük bir sü­rat­le ge­ce-gün­düz dur­ma­dan 6 gün­de Or­ka­pı’ya ulaş­tı. Kı­sa sü­re­de top­la­ya­bil­di­ği 15.000 ki­şi­lik or­du­su ile Rus­la­ra kar­şı çık­tı. Az bir kuv­vet­le akıl al­maz kah­ra­man­lık­lar gös­te­ren Se­lim Gi­ray Han, 5 gün sü­ren kan­lı mu­hâ­re­be­ler­den son­ra Rus or­du­la­rı­nı da­ğı­ta­rak pe­ri­şan du­ru­ma dü­şür­dü. Ağır ka­yıp­lar ve­ren Rus or­du­su da­ğıl­dı, ka­ça­bi­len ca­nı­nı kur­tar­dı.
23 Şu­bat 1690:  Ru­me­li’yi düş­man is­ti­lâ­sın­dan te­miz­le­yen Kı­rım Hân’ı Se­lim Gi­ray Han Edir­ne’ye gel­di.
Le­his­tan ve Rus­ya’da­ki za­fer­le­riy­le Os­man­lı’ya bağ­lı­lı­ğı­nı ve kah­ra­man­lı­ğı­nı is­pat eden Se­lim Gi­ray Han, Edir­ne’den Ar­na­vut­luk’a geç­ti. Bu­ra­da Ar­na­vut­lar, Avus­tur­ya’nın kış­kırt­ma­sı ile is­yan çı­kar­mış­lar­dı. Kı­rım Hâ­nı, Os­man­lı ku­man­dan­la­rıy­la bir­lik­te is­yan­cı­la­rı te­miz­le­dik­ten  ve bil­has­sa Ka­ça­nik’te kral­lık tas­la­yan Kar­pos’u ce­zâ­lan­dır­dık­tan son­ra Edir­ne’ye dön­dü.  Pâ­di­şah ta­ra­fın­dan ka­bul edi­le­rek, il­ti­fat­lar gör­dü ve Fâ­zıl Mus­ta­fa Pa­şa’nın ha­zır­la­mak­ta ol­du­ğu se­fe­re ka­tıl­ma­sı em­ri­ni al­dı.
1691: Se­lim Gi­ray Han’ın, oğ­lu ve Nu­red­din’i Aza­mat Gi­ray’ın şe­hit ol­ma­sı­na çok üzü­le­rek Han­lık gö­re­vin­den is­ti­fa et­me­si se­be­biy­le Kı­rım Han­lı­ğı’na İkin­ci Sa­a­det Gi­ray tâ­yin edil­di.
İkin­ci Sa­a­det Gi­ray Han, mai­ye­tin­de­ki­le­re ve hal­kı­na ken­di­ni sev­di­re­me­di. 6 ay han­lık yap­tık­tan son­ra Kı­rım­lı­la­rın is­te­ği üze­ri­ne han­lık­tan az­le­dil­di ve Ro­dos Ada­sı’na sür­gün ola­rak gön­de­ril­di. Ye­ri­ne, Sa­fâ Gi­ray, han ola­rak tâ­yin edil­di.
1691: Hal­kı­nın is­teme­me­si üze­ri­ne han­lık gö­re­vin­den az­le­di­len Sa­a­det Gi­ray Han’ın ye­ri­ne, 1691 yı­lı­nın son­la­rı­na doğ­ru Sa­fa Gi­ray, Kı­rım Han­lı­ğı tah­tı­na otur­tul­du.
Sa­fa Gi­ray, Ha­cı Ali Pa­şa mai­ye­tin­de ola­rak Os­man­lı Avus­tur­ya sa­va­şı­na çağ­rıl­dı. Or­du­su ile Yer­köy ci­va­rı­na gel­di. Bir ge­ce, ko­mu­tan­lar ve Mir­za­lar as­ker­ler­le an­la­şıp Kı­rım’ın yo­lu­nu tut­tu­lar. Bun­la­rı kaç­ma­ya ve Ha­nı yal­nız bı­rak­ma­ya teş­vik ve tah­rik eden­ler İs­tan­bul’dan Kı­rım’a gön­de­ril­miş ve sa­ray­da ka­pı­ku­lu / mu­ha­fı­zı adiy­le kul­la­nı­lan bek­çi­ler idi­ler. Bun­lar İs­tan­bul’da bah­şiş­ler ve ih­san­lar alıp şı­mar­tıl­mış kim­se­ler­di. Son­ra­la­rı üme­ra ve ule­ma­nın el­le­rin­de pa­ra­lı as­ker gi­bi kul­la­nıl­dı­lar ve Dev­let­te iki­de bir kar­ga­şa­lık çı­kar­dı­lar. Kı­rım’da­ki üme­ra ve ule­ma da bun­la­ra göz yu­mup ce­sa­ret­le­ri­ni ar­tır­dı­lar. Han­lık­ta di­sip­li­nin bo­zul­ma­sı­na se­bep ol­du­lar. Bu olay­lar göz önün­de bu­lun­du­ru­la­rak Sa­fâ Gi­ray, 1 yıl 2 ay han­lık yap­tık­tan son­ra az­le­dil­di ve Ro­dos Ada­sı’na sür­gü­ne gön­de­ril­di. Ye­ri­ne 1692 yı­lın­da üçün­cü de­fa Ha­cı Se­lim Gi­ray  Han, tah­ta otur­tul­du.
O sı­ra­da Os­man­lı Dev­le­ti Rus­ya ve Avus­tur­ya ile sa­vaş­ta idi. Ha­cı Se­lim Gi­ray hem Rus­la­ra ve hem Avus­tur­ya­lı­la­ra kar­şı Os­man­lı­la­ra yar­dı­ma ko­şu­yor­du. O ara­da Dev­le­te kar­şı ayak­la­nan Sırp­la­rı ita­at al­tı­na al­mak gö­re­vi­ni de yük­le­ni­yor ve ye­ri­ne ge­ti­ri­yor­du. Bir ta­raf­tan da Os­man­lı­la­rın elin­de bu­lu­nan Azak Ka­le­si’nde­ki ve şeh­rin­de­ki Os­man­lı as­ker­le­ri­ne er­zak gön­de­ri­yor­du. Bü­tün bu iş­le­ri ay­nı za­man­da an­cak Ha­cı Se­lim Gi­ray gi­bi ma­ha­ret­li ve yıl­dı­rım gi­bi sü­rat­li bir Han ba­şa­ra­bi­lir­di.
1699’da Os­man­lı Dev­le­ti ile Rus­ya ve Avus­tur­ya ara­sın­da Kar­lof­ça Ka­sa­ba­sı’nda, Kar­lof­ça Ant­laş­ma­sı im­za­lan­dı. Bu Ant­laş­ma ge­re­ğin­ce:
1- Le­his­tan’ın Kı­rım’a öde­di­ği se­ne­lik ver­gi kal­dı­rıl­dı.
3- Azak Ka­le­si Rus­ya’ya bı­ra­kıl­dı.
3- Kı­rım Han­lı­ğı Os­man­lı Dev­le­ti­ne ver­gi öde­mek­ten af­fe­dil­di.
Os­man­lı Dev­le­ti ve Kı­rım Han­lı­ğı bu ant­laş­ma­dan za­rar­lı çık­tı. Rus­lar, çok önem­li olan Azak Ka­le­si’ni el­le­ri­ne ge­çir­mek­le, Kı­rım’a ve Ka­ra­de­niz’e doğ­ru önem­li bir adım at­mış ol­du­lar. Os­man­lı Dev­le­ti ile Kı­rım Han­lı­ğı ara­sın­da­ki bağ, bir mik­tar gev­şe­di. Yi­ne Kar­lof­ça Ant­laş­ma­sı’na gö­re; Po­lon­ya ve Uk­ray­na Le­his­tan’a, Dal­ma­çya’da bâ­zı yer­ler Ve­ne­dik’e, Er­dil ile Ma­ca­ris­tan’ın bir bö­lü­mü Avus­tur­ya’ya bı­ra­kıl­dı. O za­ma­na ka­dar bu dev­let­ler­den alı­nan ver­gi­ler­den vaz­ge­çil­di.
Bu ka­yıp­lar, Ha­cı Se­lim Gi­ray Han’ı üz­müş­tü. Yaş­lan­dı­ğı­nı ile­ri sü­re­rek Os­man­lı pâ­di­şâ­hın­dan, gö­rev­den af­fe­dil­me­si­ni ta­lep et­ti. Pâ­di­şah bu di­le­ği ka­bul ede­rek, Si­liv­ri ya­kın­la­rın­da­ki Ka­dık­öy Çift­li­ğin­de ya­şa­ma­sı­nı uy­gun gör­dü. Ken­di­si­ne yıl­lık ge­lir tah­sis et­ti. Han­lık­tan çe­ki­len Ha­cı Se­lim Gi­ray Han’ın ye­ri­ne, bü­yük oğ­lu Dev­let Gi­ray, Kı­rım Han­lı­ğı­na tâ­yin edil­di.
11 Şu­bat 1695: Ha­cı Se­lim Gi­ray Han, 70.000 Kı­rım sü­vâ­ri­si ile Po­lon­ya’yı is­ti­lâ et­ti.
Kı­rım Beğ­le­ri­nin ve ule­mâ­sı­nın ıs­rar­lı is­tek­le­ri üze­ri­ne Ha­cı Se­lim Gi­ray, üçün­cü de­fa Kı­rım tah­tı­na otur­tul­muş­tu. Osı­ra­da Os­man­lı Dev­le­ti, Rus­ya ve Avus­tur­ya ile sa­vaş­ta idi. Ha­cı Se­lim Gi­ray Han, hem Rus­la­ra hem de Avus­tur­ya­lı­la­ra kar­şı Os­man­lı Dev­le­ti’nin yar­dı­mı­na ko­şu­yor­du. O sı­ra­da Os­man­lı’ya kar­şı ayak­la­nan Sırp­la­rı ita­at al­tı­na al­mak­la gö­rev­len­di­ril­di. Bu gö­re­vi ba­şa­rı ile ifâ et­tik­ten son­ra Po­lon­ya üze­ri­ne yü­rü­dü ve bu­ra­da­ki is­yan­cı­la­rı da ita­at al­tı­na al­dı.
19 Ha­zi­ran 1696: Mer­zi­fon­lu Ka­ra Mus­ta­fa Pa­şa ko­mu­ta­sın­da­ki Os­man­lı or­du­su­nun İkin­ci Vi­ya­na Ku­şat­ma­sı sı­ra­sın­da boz­gu­na uğ­ra­tan Haç­lı or­du­la­rı­nın ko­mu­ta­nı Jan So­bies­ki, Po­lon­ya’nın Vie­la­nov şeh­rin­de, 67 ya­şın­da öl­dü. Do­ğu­mu: Po­lon­ya’nın Oles­ko Şeh­ri, 17 Ağus­tos 1629.
Faz­la ka­la­ba­lık ol­ma­yan asil bir ai­le­nin ço­cu­ğu ola­rak dün­ya­ya gel­di. Çok iyi bir eği­tim gö­ren Jan genç­li­ğin­de Ba­tı Av­ru­pa’nın bir­çok ye­ri­ni do­laş­ma im­kâ­nı bul­du. İs­veç 1655’te Po­lon­ya’ya sal­dı­rın­ca, Po­lon­ya kra­lı Jan Ka­zi­mierz’e kar­şı ol­du­ğu için İs­veç­li­le­rin sa­fın­da yer al­dı. Er­te­si yıl ye­ni­den ta­raf de­ğiş­ti­re­rek İs­veç­li­le­re kar­şı mü­câ­de­le­nin ön­der­le­ri ara­sı­na ka­tıl­dı. 1665’te ko­ru­yu­cu­su Kra­li­çe Ma­ria Ludvvi­ka’nın et­ki­siy­le sa­ray baş­ma­re­şal­li­ği­ne ge­ti­ril­di. 1666’da Po­lon­ya or­du­sun­da cep­he ko­mu­ta­nı ol­du.  Ekim   1667’de Kı­rım Türk­le­ri ve Don Ka­zak­la­rı  ile yap­tı­ğı sa­vaş­la­rı ka­zan­dı.1668 ilk­ba­ha­rın­da Var­şo­va’ya dön­dü­ğün­de baş­ko­mu­tan­lı­ğa ge­ti­ril­di. 1665’te genç ve dul Fran­sız  bir ba­yan ile ev­len­di.
1669 – 1673 yıl­la­rı  sı­ra­sın­da, bir yan­dan Ka­zak­lar kar­şı­sın­da ye­ni ba­şa­rı­lar ka­za­na­rak adı­nı du­yu­rur­ken, Ho­tin ya­kın­la­rın­da­ki çar­pış­ma­lar­da Hü­se­yin Pa­şa ko­mu­ta­sın­da­ki Os­man­lı or­du­la­rı­nı ağ­lu­bi­ye­te uğ­rat­tı. Bu ba­şa­rı­lar So­bies­ki’nin sa­y­gın­lı­ğı­nı bü­yük öl­çü­de ar­tır­dı. Ma­yıs 1674’te Habsburgla­rın des­tek­le­di­ği ada­ya kar­şı kral se­çil­di.
Os­man­lı­lar­la sa­va­şı so­na er­dir­me­ye ça­lış­tı ve Ha­zi­ran 1675’te Fran­sa’yla Ja­wo­röw Ant­laş­ma­sı’nı im­za­la­dı. Bu giz­li ant­laş­may­la So­bies­ki, Os­man­lı­lar­la ba­rış ya­pıl­dık­tan son­ra Ro­ma-Ger­men im­pa­ra­to­ru­na sa­vaş aça­ca­ğı­na söz ve­ri­yor­du. Ekim 1676’da Os­man­lı­lar­la ateş­kes sağ­lan­dı.
So­bies­ki’nin, Prus­ya’dan top­rak ka­zan­mak ama­cıy­la Fran­sa ve İs­veç’in des­te­ği­ni sağ­la­ma ve böy­le­ce gü­ney­do­ğu­da Os­man­lı­la­ra kap­tır­dı­ğı top­rak­la­rı te­la­fi et­me umut­la­rı bo­şa çık­tı. Bir­bi­ri­nin pe­şi­sı­ra ge­len Os­man­lı sal­dı­rı­la­rın­dan son­ra Fran­sa’nın müt­te­fi­ki olan Os­man­lı­la­rı baş düş­man ola­rak gör­me­ye baş­la­dı. Bu yüz­den So­bies­ki öte­den be­ri Fran­sız ta­raf­ta­rı ol­du­ğu hal­de Fran­sa’yla it­ti­fa­kı­nı boz­du. Kut­sal Ro­ma-Ger­men im­pa­ra­to­ru ile 1 Ni­san 1683 ta­ri­hin­de Os­man­lı­la­ra kar­şı bir ant­laş­ma im­za­la­dı. Ant­laş­ma şart­la­rı­na gö­re iki müt­te­fik­ten bi­ri­nin baş­şeh­ri ku­şa­tı­la­cak olur­sa, di­ğe­ri onu bü­tün gü­cü­y­le des­tek­le­ye­cek­ti. 1683 ya­zın­da Os­man­lı or­du­la­rı Vi­ya­na’yı ku­şat­tı­ğın­da So­bies­ki yak­la­şık 25.000 ki­şi­lik or­du­su­nun ba­şın­da yar­dı­ma koş­tu. Vi­ya­na’yı kur­tar­mak ama­cıy­la top­la­nan bü­tün ko­mu­tan­lar ara­sın­da en yük­sek rüt­be­li ol­du­ğu için yak­la­şık 75.000 ki­şi­lik müt­te­fik kuv­vet­le­ri­nin ko­mu­ta­sı­nı üst­len­di ve Av­ru­pa ta­ri­hi­ni be­lir­le­yen sa­vaş­la­rın en önem­li­le­rin­den bi­rin­de Kah­len­berg’de,  12 Ey­lül  1683 ta­ri­hin­de Os­man­lı or­du­la­rı­nı boz­gu­na uğ­rat­tı. Bu­na kar­şı­lık 1683 son­ba­ha­rın­da Ma­ca­ris­tan’a dü­zen­le­nen se­fer­de ay­nı ba­şa­rı­yı gös­te­re­me­di. So­bies­ki’nin ama­cı Ef­lâk ve Boğ­dan’ı Os­man­lı yö­ne­ti­min­den kur­tar­mak, Po­lon­ya’nın et­ki ala­nı­nı Ka­ra­de­niz, kı­yı­la­rı­na ka­dar ge­niş­let­mek­ti. 1684 -1691 yıl­la­rı ara­sın­da Boğ­dan’da gi­riş­ti­ği bir­kaç as­ke­rî ha­re­kât ço­ğun­luk­la ba­şa­rı­sız ol­du. Son se­fe­rin­de esir düş­me teh­li­ke­siy­le bi­le kar­şı­laş­tı.
1691’den  son­ra So­bies­ki’nin sağ­lı­ğı cid­dî bi­çim­de bo­zul­du. Bu ara­da ge­rek soy­lu­lar­la ge­rek ken­di ai­le­si için­de­ki ça­tış­ma­lar­la uğ­raş­mak zo­run­da kal­dı. En bü­yük oğ­lu Jak­öb kra­li­çe­ye ve genç prens­le­re kar­şı uz­laş­maz bi­çim­de cep­he al­mış­tı. So­bies­ki’nin bü­tün oğul­la­rı tah­ta vâ­ris ol­mak için Habsburglar­dan ve­ya Fran­sa’dan des­tek arı­yor­lar­dı.
Av­ru­pa’da­ki Os­man­lı nü­fu­zu­na kar­şı mü­câ­de­le et­mek, So­bies­ki’nin dış po­li­ti­ka­sı­nın te­mel ta­şıy­dı. Po­lon­ya’nın düş­ma­nı ko­nu­mun­da­ki Rus­ya, Os­man­lı­la­rı he­def alan bir­li­ğe ka­tıl­mak is­te­yin­ce, So­bies­ki 1686’da Rus­lar­la Ebe­dî Ba­rış im­za­la­dı. Bu ant­laş­may­la, 1667’den be­ri ge­çi­ci ola­rak Rus yö­ne­ti­min­de bu­lu­nan top­rak­lar bü­tü­nüy­le Rus­ya’ya bı­ra­kıl­dı. 1683’ten son­ra uğ­ra­dı­ğı bü­tün ba­şa­rı­sız­lık­la­na rağ­men,  Po­lon­ya’nın gü­ney­do­ğu­su­nu Os­man­lı­la­rın ve Kı­rım Türk­le­ri­nin hü­cum­la­rın­dan kur­tar­dı ise de 18. yüz­yıl­da Po­lon­ya’nın yı­kıl­ma­sı­na yol açan iç çekiş­me­le­ri ön­le­ye­me­di.
06 Ağus­tos 1696:  Rus Ça­rı De­li Pet­ro, Os­man­lı Dev­le­ti’nin elin­de­ki Azak Ka­le­si’ni ve çev­re­si­ni tes­lim al­dı. Bu top­rak­lar Kı­rım han­lı­ğı’na ait­ti. Olay sı­ra­sın­da Kı­rım tah­tın­da Ha­cı Se­lim Gi­ray Han otur­mak­ta idi.
13 Ekim 1696:  Ke­fe Bey­ler­be­yi Mur­ta­za Pa­şa ile Kı­rım Hâ­nı Se­lim Gi­ray’ın oğ­lu Kal­gay Kap­lan Gi­ray, Azak Ka­le­si’ni Rus Ça­rı Pet­ro’nun ku­şat­ma­sın­dan kur­tardı­lar.
03 Ocak 1699:  Ha­cı Se­lim Gi­ray Han, ikin­ci  dö­nem­de  6  yıl 11 ay tahtta otu­rup bü­yük hiz­met­ler yap­tık­tan son­ra tahttan ken­di is­te­ği ile çe­ki­lin­ce ye­ri­ne oğ­lu İkin­ci Dev­let Gi­ray  tâ­yin edil­di.
İkin­ci Dev­let Gi­ray Han’ın 1. gö­rev  dö­ne­mi, Kal­gay tâ­yi­nin­de­ki isâ­bet­siz­lik ba­hâ­ne edi­le­rek  ka­rı­şık­lık­lar içe­ri­sin­de baş­la­dı,  is­yan­lar­la  bir­lik­te 4 yıl 1 ay de­vam et­ti. Dev­let Gi­ray Han Rus­la­rın  Kı­rım ve Os­man­lı top­rak­la­rı­na sal­dı­rı ha­zır­lı­ğı içe­ri­sin­de ol­du­ğu­nu İs­tan­bul’a ha­ber ver­miş­ti. Ken­di­si­ni çe­ke­me­yen­ler, ent­ri­ka­la­ra gi­riş­ti­ler ve ve­ri­len  ha­be­rin asıl­sız ol­du­ğu­na İs­tan­bul yö­ne­ti­mi­ni ik­na et­ti­ler. Bu­nun üze­ri­ne pâ­di­şah, İkin­ci Dev­let Gi­ray’ı az­le­dip Ro­dos Ada­sı’na sür­gü­ne gön­der­di ve ye­ri­ne ba­ba­sı Ha­cı Se­lim Gi­ray’ı üçün­cü de­fa han tâ­yin et­ti.  İkin­ci Dev­let Gi­ray;  6 yıl 1 ay ara­dan ve ba­ba­sın­dan, Üçün­cü Ga­zi Gi­ray ile Kap­lan Gi­ray’dan son­ra  ikin­ci de­fa han­lık tah­tı­na otur­tul­du. İkin­ci dö­nem­de 4 yıl 4 ay gö­rev yap­tık­tan son­ra, ba­zı an­laş­maz­lık­lar se­be­biy­le az­le­dil­di ve yi­ne Ro­dos Ada­sı’na sür­gü­ne gön­de­ril­di.  An­laş­maz­lık­la­rın se­be­bi ola­rak, Bal­ta­cı Meh­med Pa­şa’nın 9 Ni­san 1711 tâ­rih­lin­de­ki  Prut Sa­va­şı’ndan son­ra, ant­laş­ma im­za­lan­ma­sı­na kar­şı çık­ma­sı gös­te­ri­li­yor. İkin­ci Dev­let Gi­ray; gö­zü pek,  Rus­la­rı tâ­rih sah­ne­sin­den sil­me­ye muk­te­dir kah­ra­man bir ko­mu­tan ve iyi bir yö­ne­ti­ci idi. Sür­gün­de iken öl­dü. Ce­nâ­ze­si Vi­ze il­çe­sin­de, Sa­ray mev­ki­in­de top­ra­ğa ve­ril­di.
26 Ocak 1699 :  Os­man­lı Dev­le­ti ile Avus­tur­ya ara­sın­da  Kı­rım Han­lı­ğı’nı çok ya­kın­dan il­gi­len­di­ren Kar­lof­ça Ant­laş­ma­sı im­za­lan­dı.
1683 yı­lın­da Ma­ca­ris­tan’ın or­ta kı­sım­la­rı, Os­man­lı Dev­le­ti’nin hâ­ki­mi­ye­ti al­tın­da idi. Kar­lof­ça da Ma­ca­ris­tan top­rak­la­rı içe­ri­sin­de yer alı­yor­du. 14 Tem­muz 1683 ta­ri­hin­de­ki İkin­ci Vi­ya­na ku­şat­ma­sın­dan son­ra  Avus­tur­ya, Le­his­tan, Ve­ne­dik ve Rus­ya Dev­let­le­ri  it­ti­fak oluş­tur­du­lar. Os­man­lı Dev­le­ti, bu it­ti­fak­la yap­tı­ğı sa­vaş­ta,  Os­man­lı Or­du­su, Al­man­ya sı­nır­la­rın­dan Tu­na kı­yı­la­rı­na çe­kil­mek mec­bu­ri­ye­tin­de kal­dı. Bu boz­gun üze­ri­ne Os­man­lı dev­let adam­la­rı, sa­va­şı dur­dur­mak için Avus­tur­ya’dan ba­rış is­te­ğin­de bu­lun­du­lar. Avus­tur­ya, müt­te­fik­le­ri­nin ıs­ra­rı ile çok ağır şart­lar ile­ri sür­dü.  Bu sı­ra­lar­da Os­man­lı Dev­le­ti’nde­ki sal­ta­nat ve sa­dâ­ret de­ği­şik­lik­le­ri olu­yor­du. Za­fe­re ula­şı­la­bi­le­ce­ği ümit­le­ri de var­dı. Onun için sa­vaş uza­dı. Uza­dık­ça da aley­hi­mi­ze so­nuç­lar oluş­tu. 11 Ey­lül 1697’de Os­man­lı Or­du­su bir boz­gu­na daha uğ­ra­yın­ca, ba­rış ar­zu­la­rı kuv­vet­len­di.  Di­ğer ta­raf­tan, Avus­tur­ya da Fran­sa ile an­laş­maz­lı­ğa düş­müş­tü.  Os­man­lı­la­rın ba­rış is­te­ği­ni ka­bul et­mek ih­ti­ya­cı­nı his­set­ti­ler. İt­ti­fa­kın  Le­his­tan ve Rus­ya ka­na­dı, sa­va­şın de­vam et­me­sin­den ya­na idi­ler. Ve­ne­dik, Avus­tur­ya’dan bâ­zı tâ­viz­ler al­dığı için Avus­tur­ya’nın ya­nın­da yer alı­yor­du. Dev­re­ye, ta­raf­sız ül­ke­ler­den İn­gil­te­re gir­di. İn­gil­te­re’nin İs­tan­bul’da­ki bü­yü­kel­çi­si, Sad­râ­zam Am­ca-zâ­de Hü­se­yin Pa­şa’ya  ba­rış için ara­bu­lu­cu­luk yap­ma­ya ha­zır ol­du­ğu­nu  ilet­ti.  Gö­rüş­me­ler baş­la­tıl­dı. Uzun sü­ren mü­zâ­ke­re­ler   so­nun­da Kar­lof­ça Ant­laş­ma­sı  im­za­lan­dı.  Bu su­ret­le  16 yıl­dır de­vam eden sa­vaş so­na er­di­ril­di.
Kar­lof­ça Ant­laş­ma­sı,  tek bir me­tin­den ibâ­ret de­ğil­dir. Os­man­lı Dev­le­ti,  Mu­kad­des İt­ti­fak ola­rak ad­lan­dı­rı­lan  grup üye­le­ri­nin her bi­ri ile ayrı ayrı mü­zâ­ke­re­ler­de bu­lun­muş ve her bi­ri ile ayrı ba­rış söz­leş­me­le­ri im­za­la­mış­tır.
Ant­laş­ma hü­küm­le­ri­ne gö­re: 1- Buğ­dan (2)  üze­rin­de Le­his­tan (3)  hâ­ki­mi­ye­ti ka­bul edil­di. 2- Er­del (4)  ve Ma­ca­ris­tan’ın bü­yük bö­lü­mü Os­man­lı­la­rın de­ne­ti­min­den çık­tı, Avus­tur­ya’nın ol­du.  3- Ve­ne­dik­li­ler, Mo­ra Ya­rı­ma­da­sı’nı ve Dal­ma­çya’yı ele ge­çir­di­ler. 4- Po­lon­ya, Os­man­lı­la­rın elin­de bu­lu­nan Uk­ray­na top­rak­la­rı­nı al­dı. 5- Azak, Rus­la­ra ve­ril­di.  6- Os­man­lı­la­ra ait olan pek çok ka­le yık­tı­rıl­dı.
Kar­lof­ça Ant­laş­ma­sı’nın Os­man­lı­lar açı­sın­dan en önem­li ve ağır yö­nü, Kı­rım ile il­gi­li­dir. Rus­lar ile im­za­la­nan söz­leş­me­de­ki hü­küm­ler, ile­ri­de Kı­rım’ın ta­ma­men Os­man­lı­la­rın elin­den çık­ma­sı­na yol aç­mış­tı. Böy­le­ce Or­ta Av­ru­pa’nın do­ğu­sun­da Os­man­lı nü­fu­zu iyi­ce za­yıf­la­dı. De­ni­le­bi­lir ki Os­man­lı’nın çö­kü­şü­nü ha­zır­la­dı. Os­man­lı’nın Kar­lof­ça ile baş­la­yan çö­kü­şü, tam 221 yıl sür­dü.
—————————-
(1) bo­yar­lar: Rus top­lu­mun­da ve dev­let yö­ne­ti­min­de yük­sek züm­re.
(2) Buğ­dan: Boğ­dan  ola­rak da anı­lır. Bu gün­kü Mol­dav­ya top­rak­la­rı­nın Os­man­lı Dev­le­ti dö­ne­min­de­ki adı­dır.
(3) Le­his­tan: Bu gün­kü Po­lon­ya’nın Os­man­lı Dev­le­ti dö­ne­min­de­ki is­mi­dir.
(4) Er­del: Tran­sil­van­ya ola­rak da anı­lır. Gü­nü­müz­de­ki Ro­man­ya top­rak­la­rın­dan bir bö­lü­mü­nün geç­miş­te­ki adı idi. Uzun yıl­lar Ma­ca­ris­tan hâ­ki­mi­ye­tin­de kal­dı.

(17. Bö­lü­mün so­nu)

Ke­mal Çap­raz

25.04.2009

Ga­ze­te­ci ve araş­tır­ma­cı olan Ke­mal Çap­raz 1964′te Kas­ta­mo­nu’nun Araç il­çe­sin­de doğ­du. İlk ve or­ta tah­si­li­ni İs­tan­bul’da ya­pan Ke­mal Çap­raz, 1987′de İs­tan­bul Üni­ver­si­te­si, Ba­sın Ya­yın Yük­sek Oku­lu’ndan me­zun ol­muş­tur. Yük­sek li­san­sı­nı ay­nı üni­ver­si­te­nin, Ga­ze­te­ci­lik ve Halk­la iliş­ki­ler Kür­sü­sün­de “Kı­rım Türk Ba­sı­nı ve İs­mail Gas­pı­ra­lı” üze­ri­ne yap­mış­tır.

1985′te fi­i­li ola­rak ga­ze­te­ci­li­ğe baş­la­yan Çap­raz, özel­lik­le Kı­rım baş­ta ol­mak üze­re, Türk Dün­ya­sı­nı oluş­tu­ran Türk dev­let­le­ri ve halk­la­rı üze­ri­ne yap­tı­ğı sü­rek­li ça­lış­ma­la­rıy­la ta­nın­mak­ta­dır.
Tür­ki­ye, Or­ta­do­ğu, Ku­rul­tay, Türk Dip­lo­ma­tik ga­ze­te­le­ri ya­nın­da, Bah­çe­sa­ray, Or­kun, Ta­rih, Kar­daş­lık der­gi­le­rin­de araş­tır­ma ve ma­ka­le­le­riy­le, “Sür­gün­de Ye­şe­ren Va­tan : Kı­rım” ad­lı te­lif ese­rin sa­hi­bi olan Ke­mal Çap­raz’ın, ev­li ol­du­ğu Zü­hal Ha­nım’dan Çağ­rı isim­li bir oğ­lu ve Çağ­la ad­lı bir kı­zı var­dır.
*
Ke­mal Çap­raz 2002 yı­lın­da Ufuk Öte­si ga­ze­te­si­ni ay­lık ola­rak ya­yın­la­ma­ya baş­la­mış­tı. Ga­ze­te tüm ma­li zor­luk­la­ra rağ­men Ke­mal Çap­raz’ın ve­fa­tı­na ka­dar ak­sa­ma­dan 78 sa­yı çık­tı ve Türk ba­sı­nın­da ba­ğım­sız bir  ya­yın ola­rak sa­y­gın bir ko­nu­ma yük­sel­di.
Rah­met­li Ke­mal Çap­raz Türk Dün­ya­sı ve bil­has­sa Kı­rım hak­kın­da Tür­ki­ye’de en çok üre­ten en çok araş­tır­ma ya­pan, ya­zı ya­zan, im­kan­la­rı öl­çü­sün­de en çok se­ya­hat eden ga­ze­te­ci idi. Do­ğu Tür­kis­tan, Ker­kük, Kı­rım, bü­tün Tür­kis­tan…. Türk top­rak­la­rı­na ve maz­lum hal­kı­na aşk ile bağ­lı idi. Ke­mal Çap­raz’ın ha­ya­tın­da Kı­rım’ın ve Kı­rım’ın ba­sın ta­ri­hin­de de Ke­mal Çap­raz’ın özel bir ye­ri var­dı.
Türk bir­li­ği­ni işa­ret eden İs­mail Bey Gas­pı­ra­lı’ya la­yık bir ga­ze­te­ci ola­rak ideal­le­ri doğ­rul­tu­sun­da tüm Türk dün­ya­sı­nı ku­cak­la­dı. Bir fi­kir ve gö­nül ada­mı idi.
Va­tan Kı­rım’a ilk se­ya­ha­ti 1989 se­ne­siy­di. SSCB-Tür­ki­ye  mill ta­kım­la­rı ara­sın­da ya­pı­la­cak fut­bol kar­şı­laş­ma­sı­nı ba­ha­ne edip Ak­mes­cit’e mu­ha­bir ola­rak ayak bas­tı.
Kı­rım Türk­le­ri­nin ef­sa­ne­vi li­de­ri Mus­ta­fa Ab­dül­ce­mil Kı­rı­moğ­lu ile bir oto­mo­bil için­de giz­li­ce bu­luş­tu. Ken­di­si­ne Türk bay­ra­ğı ile Ku­ran ver­di ve Türk ba­sı­nın­da ilk kez onun­la rö­por­taj yap­tı.
Ke­mal Çap­raz son­ra de­fa­lar­ca Kı­rım’a git­ti. Kı­rım’da­ki dert­le­re, sı­kın­tı­la­ra or­tak ol­du. Ça­dır­kent­le­ri gez­di, yı­kıl­mış ca­mi­le­ri do­laş­tı; sür­gün fa­cia­sı­nı ya­şa­yan­lar ile dert­leş­ti. Kı­rım­lı sa­nat­çı­lar ile bir­lik­te tür­kü­ler söy­le­di. Rus­lar ta­ra­fın­dan tu­tuk­lan­dı. Kı­rım’da yüz­ler­ce, bin­ler­ce fo­toğ­raf çek­ti. Der­ne­ği­miz­le bir­lik­te bu fo­toğ­raf­la­rın­dan olu­şa­cak bir al­büm ve ser­gi ha­zır­la­mak ni­ye­tin­dey­di, öm­rü yet­me­di.
16 Ey­lül 2008 ak­şa­mı if­tar­dan sonra evine dö­ner­ken bir oto­mo­bi­lin çarp­ma­sı ne­ti­ce­sin­de Ke­mal Çap­raz’ı kay­bet­tik.
Ru­hu şad ol­sun !